Diriliş Neslinin Amentüsü

sezai-karakoc

Bir zaman önce dahil olduğum “sol ilâhiyat / sosyalist İslâm yorumu” tartışmalarında sormuştum: İslâm’ın adalet ve hukuk alanında nesi eksik ki sosyalizm ile bunu tamamlamak istiyorsunuz?” Aynı soru liberallere veya İslâm’a yama yapmak isteyen başka akımların temsilcilerine de sorulabilir. Bir şeyi düzeltmek için o şeyi çok iyi bilmek ve dört dörtlük bir eleştirisini yapmak gerekmez mi?

Müslüman ülkelerin içinde bulundukları olumsuzluklar karşısında “biz nerede hata yapıyoruz?” diye sormak gerekirken insanlar “İslâm’ın neresini düzeltelim?” şeklinde tuhaf arayışlara giriyorlar.  Batının teknik ve ekonomik üstünlüğü karşısında müzmin mağlubiyet hissine kapılan yarı-aydınların kendilerini düzeltmek yerine bilmedikleri ve tatbik etmedikleri halde İslâm’ı düzeltmeye / tamamlamaya / reform yapmaya kalkmaları sanırım bir kibir göstergesi. “Ben kusurlu olamam demek ki dinim bozuk, düzelteyim!”. Oysa nefsinin tuzaklarına düşmeden, aklı kullanarak ilerlemenin yolları var:

“ALLAH’ın insanoğluna en büyük nimeti olan İslâm inanç ve medeniyetine mensup olan bir toplum nasıl olur da bugünkü acıklı duruma düşer? Bunun mutlaka bir veya bir çok sebebi vardır. Bunu bilmeliyim. İşte bütün bu konuları incelemekte ilim benim rehberim olacaktır.”

Böyle diyor Sezai Karakoç “Diriliş Neslinin Amentüsü” adlı kitabında(sf. 15).  Bir yakınma ya da geçmişe özlem kitabı değil söz konusu eser. Müslüman aydınların bazen açıkça sormaya bile çekindikleri bu basit(!) sorunun cevabını arıyor Karakoç. Şaşırtıcı bir cüret, entelektüel bir cesaret ile yapıyor bunu. Cemil Meriç’i hatırlatan bir üslup. Kimseden korkmayan, kimseye hoş görünmeye çalışmayan, her şeyi olduğu gibi, dobra dobra söyleyen biri Karakoç.

Cüret ve cesaret diyorum çünkü aşırı derecede sekülerleşen yaşamlarımızda Müslümanlara İslâm’ı tavsiye etmek “gericilik” sayılıyor. Oysa çıkmaz bir sokağa girdiğinizde ya U dönüş yaparsınız ya da geri vitese takarsınız. İşte  “Diriliş Neslinin Amentüsü” bu geri dönüşün, geriye giderek ilerlemenin, yazarın deyimiyle “dirilişin” kitabı.

Endüstri devrimini takip eden dönemde batının içine düştüğü bir fikir ve vicdan krizi var, bu aşikâr. (Bkz.  Bir pozitivizm eleştirisi  kitabı) Ancak teknoloji sayesinde (veya yüzünden) daha o asırlarda küçülmeye başlayan bir dünya var. Telgrafla,  trenle, matbaa ile, uçak ile her şey; savaş, zulüm ve kötülük gibi fikrî daralma da hızla yayılıyor.

İşte bu küçülen dünyanın geri kalan kısmı da batıyla birlikte sürüklendi bu düşüşte. Bu tarihi gerçeği aklınızda bulundurmanız gerek ellerinizde “Diriliş Neslinin Amentüsü” tutarken. Çünkü bütün İslâm coğrafyasıyla birlikte Türkiye de düşüyor aynı çukura. (Bkz.  Türkiye’nin Ulus-Devlet Sorunukitabı)

Bugün hâlâ sürmekte olan Liberalizm ile Sosyalizm-Komünizm çekişmelerin neticesi ne olursa olsun Müslümanlar için bir alternatif teşkil edemez. Çünkü her ikisi de insanı maddî çıkarlarından başka bir derdi olmayan zeki hayvan(!) mertebesinde görür. Biraz bu akımların temsilcilerini okusanız hemen fark edersiniz:  Homo Economicus dışında bir insan yoktur ne liberalizmin ne de komünizmin gözünde. (Liberalizmin Kara Kitabı kitabı). İnsanları bir arada, barış içinde yaşatmak için hukukun yerine ister piyasayı isterseniz üstün(!) işçi sınıfını ya da “baba” bir devleti koyun Müslüman için çare olamaz bu. Çünkü:

“Tekliğim Batı ideasının hedef aldığı anonimlik değildir. Yani bir istatistik unsurdan ibaret olmak olamaz tek insanın alınyazısı benim düşüncemde[…]…Gözümde Adam Smith ile Marx aynıdır. İkisi de insan egosunun putunu özenle tarihin içinde heykelleştirmekten, insanlığın sırtına bu ağır putu yüklemekten başka bir şey yapmamışlardır. İlim dahilinde kalan buluşları dışındaki sözleri ve ileri sürdükleri görüşler, özledikleri veya önerdikleri düzen, baştan sona insana aykırı, insanlığı felakete götüren ve tarihi zulmü kâbus gibi üstümüze çökerten kararmış ruh, kalb ve zekâ hezeyanlarıdır.”

Anonimlik vurgusuyla birlikte iki düşüncenin eklemlenmesine özellikle dikkat edin. Ahlâkî sorgulamalar neticesinde Marx’ın dahi (ömrünün sonunda) teslim ettiği bir hakikate de işaret ediyor bu sözler. “Ben Marxist değilim” demek zorunda kalan Marx’ın ölümünden sonra basılan müsveddelerinde ifade ettiği gibi modernitenin meselesi “insanın şeyleşmesi, şeylerin insanlaşması”. Nedir tam olarak?

“Naziler yok etmek için kamplara topladıkları Yahudilere “ein stück” diyorlardı, “bir parça”. [cisimleşen, eşya, nesne haline getirilen] İnsanlığa layık görülmeyene(!) karşı yapılan saldırganlık da suç olmaktan çıkarılıyordu böylece. Bugün Gazze’lilerin katli için “fetva” veren hahamlar da Gazze’li insanları aynı şekilde “parça” statüsüne indiriyorlar. İsrailli çocuklar bombaların üzerine “komik mesajlar” yazdıktan sonra askerler onları “öteki” çocukların üzerine atıyor.

  İnsana sadece insan olduğu için kıymet veremeyen bir uygarlık ne kadar özgür/liberal olursa olsun fertlerini “ein stük” (mal, cisim,…) olmaktan kurtaramayacak.   Çocukların cinsel istismarı adlı makalemizde anlattığımız gibi pedofiller de içinde yaşadığımız tüketim toplumunun ürünleri. TV ekranında cozurdayan sucuklu yumurtayı, lüks otomobil satmak için soyuLmuş kadınları nasıl “ein stück” yapıyorsak pedofiller de çocukları birer zevk aracı, birer “parça” olarak görüyorlar.  

Hilâl Kaplan’ın bir yazısında da isabetle hatırlattığı gibi “…Adorno ve Horkheimer‘her ŞEYleştirme bir unutuştur’ …”. Ötekinin bir insan olduğunu unutmak aslında İnsan’ın kendini unutuşudur kanımca. Acımayı, merhameti, hemhâl olmayı unuttuktan sonra ne kalır geriye?

İnsan’ın makineleşmesi, devletleşmesi, piyasalaşması… ŞEYleştirme sürecinde paranın, teknolojinin, ırk/kan/soy sevgisinin putlaştığı yeni bir cahiliye dönemi yaşadığımız kanaatindeyim.  ”Kadınsız bir dünyaya doğru…“  isimli makalede anlattığım gibi daha doğmamış kız çocuklarını ultrason ile görüp kürtaj yoluyla öldüren bir insanlığa “uygar” denilmesine karşıyım. Çin ve Hindistan’da her yıl yüz binlerce bebeğin KIZ OLMA SUÇUNDAN(!) dolayı öldürülmesi ve insanlığın geri kalan kısmının bu duruma seyirci kalması bile ahlâken bulunduğumuz noktayı göstermekte. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömen cahiliye tavrının bugün ana rahmine kadar girdiği bu dünya şüphesiz İslâm öncesi Arap topluluklarından daha geridedir. Bütün “cehaletine” rağmen dini bayramlarda, “haram aylarda” savaşlara ara verebilen bu “cahiliye” toplumu kadar olabilseydik belki birinci ve ikinci dünya savaşlarında daha az insan ölürdü.

Peki ya Türkiye? Eşyanın kutsallaşması ve gerçekten kutsal olanın eşya haline getirilmesi konusunda biz neredeyiz? Biz de bu fikrî ve vicdanî hastalıktan kurtaramadık yakamızı. Vicdanlarımızın derin uykusunu, şekilciliğe sıkışan, artık İslâm olmaktan çıkmaya yüz tutan bu tuhaf dini reddettiğimiz “Çirkin Cumhuriyet ve Mânâ’sız Maneviyat” makalesi okunabilir derinlemesine bir tartışma için. Ama konunun özünden uzaklaşmamak için Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri’nin Fütuhat-ı Mekiyye‘sinden bir alıntı ile yetinelim. İslâm’ın şeyleştirme konusundaki tavrı nedir dersek:

“Eşyayı senin için, seni kendim için yarattım; kendim için yarattığımı kendisi için yarattığım yoldan çıkarmasın” (Cilt 11, sf 266)

“Diriliş Neslinin Amentüsü” adlı kitapta 3 aşamalı bir düşünce yapısı göze çarpıyor:

  • 1) Sorunların tarif edilmesi,
  • 2) İslâm idealine göre olması gereken,
  • 3) İdeal duruma ulaşmak için izlenmesi gereken yol ve yöntem.

Tabi bu ayrıma bakarak “artık düşünmeyin, işte size kurtuluşun el kitabı” demek büyük hata olur. Böyle bir ezbercilik yeni bir ideoloji, Karakoçizm gibi bir şey üretir ki en başta  Sezai Karakoç’un böyle bir şeye karşı olduğunu tahmin ediyorum. Onun yaptığı insanları davet etmek, vicdanlarının sesini duymaya ve akıllarını kullanmaya davet.

Sezai Karakoç’un 68 sayfalık bu kitabının her sayfası ayrı bir tefekkür vesilesi. Tek tek her bir konunun ayrıntısına girmek yerine kitabın kendisini okumaya davet etmemiz belki de daha doğru olacak. Çünkü bizler Türk  ırkçılığından, devlete ve orduya tapmaktan yakasını henüz kurtaramamış bir ülkenin çocuklarıyız. İslâm’ın özünü anlamadan takliden yaşayan, Cihad’ı savaş zanneden, dünyayı “biz/ötekiler” penceresinden görenlere alternatif bir yol öneren bu kitap tekrar tekrar dikkatle okunmalı:

“Kur’an ve İslâm kıyamete kadar mahfuzdur. Allah buna söz vermiştir. Ancak bu mahfuzluğu yanlış anlamamam ve bu sözü kendi anlamından başka bir yoruma bağlamamam gerekir. Evet, Kur’an ve İslâm mahfuzdur, fakat hiçbir kişinin veya toplumun imanını koruyabilmesi taahhüt edilmiş değildir. Her kişi kendi inancını, her mü’min toplum kendi Müslümanlığını korumak, devam ettirmek mükellefiyetindedir. Bunu yapmadığı takdirde umutsuzlukların, inkârın, isyanın uçurumlarına ve karanlığına yuvarlanabilir.”

Evet, Sezai Karakoç ona teslim edilen meşaleyi kendisinden sonrakilere emanet etmek için gerekeni yaptı. Peki 1970′lerde, 1980′lerde, 1990′larda doğanlar bu meşaleyi plazma ekranlı bir TV ile takas edecekler mi? Bütün mesele burada…

Mehmet Yılmaz

kaynak: http://www.derindusunce.org

Bir önceki yazımız olan Yürüyüş ile Yürüyüş başlıklı makalemizde sezai karakoç kitapları, sezai karakoç şiirleri ve sezai karakoç ve şiir hakkında bilgiler verilmektedir.

This entry was posted in Hakkında Yazılanlar and tagged , , , . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>