Sezai Karakoç

sezai-karakoc-ve-mona-rozadaki-kiz

Hilmi Yavuz’dan okumuştum. Bir tren yolculuğuna başlayacakken koştura koştura gidip birkaç dergi alıp trene nasıl yetiştiğini ve yol boyunca o edebiyat dergilerini okuduğunu anlatıyordu. Dergilerin birini açtığında daha önce hiç duymadığı bir şairin tüm sayfayı kaplayan şiirini gördüğünden bahseder: “Monna Rosa” ! Devamını, kendisi için üçüncü tekil şahıs ifadesi kullanarak şöyle anlatıyor Hilmi Yavuz: Şiiri okumaya başladı. Şiiri sonuna kadar okudu, sonra başa dönüp tekrar okudu. Kurtalan’a gelinceye dek, elinden düşmedi ‘hisar’ dergisi. Yeşil döşemeli ikinci sınıf kuşetlide en üst yatağa tırmanıp uzandığında, hep o ilk dizeyi mırıldandı: monna rosa, siyah güller ak güller…

Günümüz edebiyatçılarından birinin Sezai Karakoç ile tanışması bu şekilde olmuş, sonraki nesillerin  tanışmaları da çok farklı olmuştur sanmıyorum. Şiiri yazıldığının ertesinde ilk okuyanlardan olamadık belki ama şairi bir defaya mahsus ilk kez okumamız oldu ve -itiraf etmeliyiz- biz de etkilendik. Bu güncel geçici konularda yazılmış bir yazı değildi ki vakti geçsin, ya da yalnız kendi yaşantısını anlattığı bir şiir değildi; vakti gelmez ve geçmez hiçbir zaman eskimez ulvi bir duygudan bahsetmişti şair monna rosa’da. Hatta o kadar ki, kıtaların ilk harflerinden belirli bir ismin çıkması bile şiirin tümüyle okuyucuya ve okuyanlardan biri olarak bana ait olması fikrinden geçiremiyordu beni.

Siyah güller, ak güller… Bu sesleniş zannediyorum şiirin ilk okunduğu o günden bugüne dek aynı duygularla taşınmıştır. İlk okuyuşta bir şiire çarpılmak ya da kendini bir şiire uydurmaya çalışmak o satırların vücut bulduğunun ifadesi olmalıdır belki. Monna rosa kaç kişidir, o satırlar kaç dilden kaç gönle gitmiştir, hal bu iken şair hep yaşıyor kalacak değil midir? Bu sorulara karşılık tebessüm etmek gerekir.

Sevip saydığım büyük bir abim de lise yıllarında sırf monna rosa’yı birine okuyabilmek için aşık olduğunu şakayla karışık anlatmıştı. Sezai Karakoç’un bu şiiri gençliğin bir evresi gibiydi, yeter ki şu satırlar benim olsun, okuyunca kendimi bulayım şiirde diye insanlar aşık olmuşlardı, bundan ötesi var mıydı? Bir de dilden dile dolaşan efsane, monna rosa’nın kim olduğu konusuydu. Rivayetlere göre her mısranın ilk harfini birleştirince adı çıkan Muazzez Akkaya diye bir hanım için yazılmış şiir. Şair sevdiğine söyleyememiş aşkını, yıllar sonra anlaşılmış ve benzeri gibi hikayeler. Şiirde bahsedilenin kim olduğu çok da mühim değildi aslında, kime okunursa okunsun aslen okuyan kişi içindi bu şiir. O yüzden bu denli popüler, bu denli dert anlatan bir şiir olagelmişti.

“Monna Rosa”‘nın peşine “Ve Monna Rosa” şiiri de okunur ve muhtemelen artık ezbere alınır. Şairin diğer kitapları çok da araştırılmadan Sezai Karakoç faslı dilde emanet kalan bir ah ağıdı ile kapanmış olur genellikle. Her biri bir hazine değerinde yeni ufuklara açılan, dini ve milli meselelere çözüm getiren, şiir yazma zekâsını nesirde de hissettiren kitaplardan haberdar değildir monna rosa’yı ezbere bilen çoğu kişi.

Çok bilinmesi ve adı anılınca akla ilk gelen şiiri olması sebebiyle bu yazıya da monna rosa’dan bahsederek başladım. Karakoç’un bu şiiri bizi alsın ve peygamberlerden, namazdan, oruçtan, ülkenin çözüm yollarından bahseden diğer kitaplarına ulaştırsın, umuyorum.

Şiirlerinin hepsi “Gün Doğmadan” adlı kalın kitapta toplu halde mevcut. Konularına göre kısa kitaplar şeklinde de satılıyor. “Hızırla Kırk Saat” adlı şiir kitabı örneğin, Hz. Hızır’dan, dini mevzulardan, geçmiş olaylardan bahsediyor. Bu kitaptaki şiirlerin birinde “Hızır da, işi bitip de aradan çıkan köprülerin en yükseği(dir)” ifadesi geçer. Kitap boyunca bahsi geçen Hızır a.s.’ın yalnız bir vesile ve temsil olduğu deyiminin sona saklandığı bu eser fazlasıyla okunmaya değerdir.

Düşünce kitaplarının ise her biri ayrı bir temel konuyu ele almış. Oruç ile alakalı yazıları “Samanyolunda Ziyafet”  adıyla kitaplaştırılmış. “Yitik Cennet” kitabı da peygamberlerden bahsediyor. Bir de diriliş nesli serisi var ki, her cümlesi aynı manayı taşıyan ama defalarca yinelenmeye ihtiyaç olunan kitaplar. “Ruhun Dirilişi”, “İnsanlığın Dirilişi”, “Diriliş Neslinin Amentüsü” bu tarz kitaplarından. Topluluklara hitap ettiği söylemleri, konferansları da “Çıkış Yolu” başlığında kitaplaştırılmış.

Bu konferanslar, bir dönem siyasete girişerek kurduğu Diriliş Partisi konuşmalarına denk gelir. Parti liderlerinin bir yandan Marks’tan dem vururken öte yandan Rimbaud’u Nietzsche’yi bilmesi, Salvador Dali’nin tablolarını sevmesi ve bunlardan bahsetmesi bugün bizim için uzak kavramlar. Ama ilginçtir ki, konuşmanın yapıldığı tarihten yirmi yıl sonra “Çıkış Yolu-1″ kitabını okuduğum zaman, günümüz politikasının çıkmazlarına sinyaller yakaladım kendimce. Belki onlarca yıldır aynı sorunlarla uğraştığımızdan belki kitaptaki cevapların birden çok soruyu çözebileceğini düşündüğümden bugün için de bir çıkış yolu olarak görüyorum konferanslar serisini.

Deneme tarzında bir de edebiyat yazıları var üstadın. O yazılarda da yine dönemin edebiyatçılarından, yerli ve yabancı yazarlardan bahsediyor. Karakoç’un Yunus Emre, Mehmed Akif ve Mevlana’yı özel olarak anlattığı üç ayrı inceleme kitabı var. Piyes ve çeviri şiirleri de mevcut ayrıca. Özetlemeye çalıştığım şudur ki, aklımıza gelecek hangi edebi tür varsa hepsinde eser vermiş, tüm eserlerinde de aynı fikri ve hissi okuyanlara hissettirmiş yazar. Hal bu iken Sezai Karakoç’u yalnız monna rosa şiiri ile anmak haksızlık olacaktır. Monna rosa tutar da elimizden bizi yazarın diğer kitaplarına götürürse ve bütün kitaplarını aynı şekilde anlamaya çalışırsak ancak o zaman şiirde geçen “bir yakut yüzükte aydınlanan sır”ra ulaşmış oluruz.

Benim Sezai Karakoç ile ilk tanışmam hangi şiirine denk geldi hatırlamıyorum. Bugün bir şiirini diğerlerine tercih etmeye çalışsam birçoğu arasında tereddütte kalırdım büyük ihtimalle. Ama eskiden beri zor zamanlarımda yetişen ve yazıldığı satırları-aslen beni- değerli kılan şu sözlerini de anmadan geçemem sanıyorum: “Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır/ Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır” Rehavetin, tembelliğin değil, anıldığı zamana göre tevekkülün ifadesi oluyor bu satırlar.

Anlatılanları üstadın yüzünden de okumuş birisi olan Rasim Özdenören, konuşmalarında Sezai Karakoç’tan sıklıkla bahseder. Zamanında çok mektuplaştıklarını, her mektubun edebiyat açısından değerli olduğunu hatta kendi deyişiyle Sezai ağabeyi’nin, yararlanmak için mektuplarını geri istediğini anlatır. Konuşmalarından birinde de şiir alanından bahsederken yine, Sezai ağabey’ine getiriyor lafı ve Türk tarihinde gerilere gitsek, Mevlana’yı da dahil ederek en başarılı şairleri sıralayacak olursak Sezai Karakoç’u sıraya dahil etmeliyiz, diyor. Şiirlerini ciddi manada incelersek üstün bir kapasiteyle karşılaşacağız demektir bu.

Karakoç’u anlatanlardan ve onun anlattıklarından bahsetmeye çalıştım kısmen. Tam olarak bildiğim söylenemez ama okuduklarımla beraber şairi tanıdım biraz da anlamaya başladım diyebilirim. Ancak onu okuyup anlamaya çalışırsak kendisinden faydalanabiliriz. Okuduğumuz takdirde,  tavsiye olunduğu gibi orta hali, doğru yolu bulup; dünya-ahiret, iyi-kötü, sağ-sol gibi zıt kavramların hassas ayarını tutturmak üzere Sezai Karakoç bize yardımcı olacaktır:

“Bize gerekli olan, bir yanında vekar, bir yanında alçakgönüllülük, bir yanında inanç, bir yanında İslam, bir utanç dengesi.”

Bir önceki yazımız olan Hızırla Kırk Saat (Sezai Karakoç) başlıklı makalemizde Kubra Nur Ayar, sezai karakoç ve sezai karakoç kimdir hakkında bilgiler verilmektedir.

This entry was posted in Hakkında Yazılanlar and tagged , , , . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>