Sezai Karakoç: Tasavvur ve Gerçek

sezai_karakoc-dirilis

Sezai Karakoç, edebiyatımızın en güçlü şairlerinden biri olarak her zaman tartışılan bir isim oldu ve olmaya devam ediyor. Kendisine verilen bir bakanlık ödülü vesilesiyle yine yoğun olarak edebiyatın/düşüncenin gündeminde yer aldı.

“Diriliş” olarak isimlendirdiği düşünce çerçevesiyle Sezai Karakoç özgün bir çizgi oluşturmaya çalıştı. Sadece edebiyat sınırları içinde yer alma gibi bir kaygı gütmemesi, düşüncenin gücüne, inancının sorumluluklarına yelken açmaya çalışması değerini artırdı.

Sezai Karakoç, ismi anıldığında saygınlığı hak edecek bir miras bırakmıştır. Takipçilerinden onun çizgisini fütursuzca kullananlar/tüketenler olsa da bireysel çabaları edebiyat ve düşünce tarihi bakımından büyük bir öneme sahiptir.

Karakoç’un Düşünce Evreni

Birçok çalışmada ifade edildiği ve eserlerinde de açıkça görülebileceği gibi Sezai Karakoç niyet temelinde İslam düşüncesini temel alan bir şairdir. Onun düşünce dünyasında İslam düşüncesi soyut bir inanış olarak yer almaz. Ete kemiğe bürünen veya bu şekilde tasarlanan bir şekli vardır.

Karakoç’un şiir ve yazılarında açıkça görülen bir İslam medeniyeti vurgusu vardır ve bu tasavvur tarihi arka planından beslenir. Ortadoğu, Karakoç’un İslam medeniyetinin üzerinde vâr olduğu ana coğrafyadır.

Bütün iyi niyetli çalışma ve eğilimlerine rağmen Karakoç’un İslam düşüncesi ve bunun medeniyet uzantısı problemlidir. Yaşadığı zaman diliminin tarihsel yönelimleri bazı problemleri davet eder zaafları içerdiğinden Karakoç, İslam düşüncesinde belli bir yerden sonra aşama kat edememiştir.

İnanca işaret eden dolaylı bir çağrı olarak “medeniyet” kavramını öne çıkarma sadece Karakoç için geçerli olmayan, aynı ya da benzer anlayışlarda görülen bir tercihtir. Şurası muhakkak ki İslam’ın insanlığı diriltici çağrısı elbette sadece inanç ve ilke bağlamında soyut bir biçimde karşılık bulmayacaktı. İnancın, benimseyicileri tarafından zamanla farklı coğrafyalarda özgün uygulama alanları oluşacaktı. Bu, inkar edilebilecek bir sonuç değildir. İslam medeniyeti olarak ilmî mütalaalarda karşılığını bulan bu kavram bazı kişilerce adeta din ve inanç yerine kullanılmaya başlandı. Amaç ve teori olarak İslam medeniyeti kavramını vahyin dillendirdiği İslam düşüncesi ve inancının önüne geçirmek, üretilmiş bazı değerlerin neredeyse din olarak benimsenmesi gibi bir sonucu da zorunlu olarak doğurdu.

Gerek Sezai Karakoç’un gerekse de takipçilerinin en fazla sorunlu oldukları alan burasıdır. Verili İslami potansiyeli bütün problemli taraflarına rağmen belki de sorunsuz kabul eden bu yaklaşım çeşitli siyasi hareketlerde de görüleceği gibi en ölümcül yanlışı içinde barındırdığını fark edemiyor. İfsad olmuş, vahyin saf, diriltici mesajından epeyce uzaklaşmış bir kuşağın medeniyet temelli bir çağrıya cevap vermesini hayal etmek büyük bir yanlıştır.

Şairin Dicle-Fırat merkezli bir coğrafya/siyasi birliktelik tasavvuru evvel emirde son derece hoş ve coşkulu bir söylem olarak algılanabilmektedir. Kimi heyecanlı takipçilerinin de sıklıkla dillendirdikleri bir söylem olarak bu tarz, mevcut İslam halklarının niteliğini sorgulamak gibi bir refleksten uzaktır. Dolayısıyla tarihin ve düşüncenin vahiyle mukayese edilerek masaya yatırılmadığı bir düşünce çizgisinin sıhhati her zaman şüpheli olacaktır.

Sezai Karakoç tam manasıyla bir gelenek takipçisidir. Tasavvuf onun inanç ve düşünce dünyasının ana unsurlarını oluşturmaktadır. Tasavvufla şekillenen duruş ve iman önerisinin Kur’an merkezli din anlayışıyla karşılaştırıldığına eser ve söylemlerinde tanık olamıyoruz. Sadece bir şair olarak değerlendirme şansımız yoktur Karakoç’u. İslam düşüncesini, çizgisinin temeline oturtması zaten başka bir değerlendirme tarzının haksızlık olması demek olacaktır.

Tasavvuf veya gelenek diyelim, Karakoç tarafından modern versiyonuyla tekrar üretilen bu kalıp, şairin tahayyül ettiği birliği, medeniyeti inşa edecek potansiyelin vahiyle buluşmasını esas itibariyle büyük oranda engellemektedir. Diriliş ekolü, eserlerinde bu noktayı sorgulamak gibi bir açılım ortaya koymamıştır şimdiye kadar ve ürettikleri doğrultusunda düşünüldüğünde görülen de odur ki böyle bir açılım olamayacaktır.

Karakoç’un Takipçileri

Karakoç’un takipçileri de üstatlarının medeniyet tasavvurunu sorgulamaksızın benimsemiş görünüyorlar. Herkes ve her şey mutlaka vahiy ölçü alınarak değerlendirilmelidir. İnancımız bunu bizden ister. Edebiyat/sanat çevrelerinde yoğun olarak yaşanan Kur’an’la irtibatsızlık durumu bu meselede de karşımıza çıkıyor ve şairin takipçilerini de maalesef bir hastalık olarak sarıp kuşatıyor.

Üstadların neredeyse lâ yüs’el bir konuma sokulmaları bahse mevzu çevreler için kötü tutumlardan biridir. Sezai Karakoç da elbette bu üstadlardan biridir ve bu sorgulanamama durumundan nasiplenmiştir. Şu an edebiyat çevrelerimizde bir şekilde ürün, görüş, etkinlik yollarıyla kendini gösteren şair ve yazar takımının pek çoğu Sezai Karakoç’a bu zaviyeden bakmakta ve büyük bir hata etmektedirler.

Kültür Bakanlığının ödülü vesilesiyle internet ve basılı yayınlar aracılığıyla Karakoç için birçok değerlendirme yapıldı. Bunların kahir ekseriyeti şairin neredeyse peygamberleştirildiği bir savrulmaya kadar çıkabildi. Okumuş yazmış takımındaki bu yüceltmeye, ululamaya bakınca neredeyse cahiliye müntesiplerinin bazı kişi ve kavramlar üzerinden şirk alanları oluşturmalarını hayretle karşılamamak gerekiyor!

Son derece problemli bir ödülü kabul etmiştir Karakoç. Onun İslam medeniyeti vurgusu tüm eksikliklerine rağmen sanatının ana eksenini oluşturmaktadır. Bu medeniyet tasavvuru bünyesinde türlü zaaflar barındırsa da sonuç itibariyle kaynağını İslam’dan almaktadır. Bahis mevzuu bakanlığın ideolojik kurgusu ise Karakoç’un sanat anlayışını temel aldığı medeniyetle hesaplaşmak üzere bina edilmiştir. Sadece dönemsel şartlar sonucu bürokraside yer bulabilmiş takipçiler marifetiyle verilmek istenen bir ödül gerçeği söz konusudur. Bu takipçilerin de dile getirmeye çalıştığımız süreç ve inançları sorgulamak gibi bir yeterlilikleri maalesef yoktur. Elbette bu yetersizlikte Sezai Karakoç’un da payı vardır ama Karakoç’un böyle bir iradeyi ortaya koyması durumunda bile takipçilerin tavırlarının ne olacağı hakkında bizlerde olumlu bir kanaat oluşamamaktadır.

Üstadın takipçileri eksiklik ve zaaflarla malül de olsa onun medeniyet tasavvurunu ve inanç dünyasını kavramaktan acizdirler ve bütün bu mirası fütursuzca tüketmekten, ondan kendilerine rant elde etmekten öte gidecek pek bir çaba da ortaya koyamamaktadırlar. Birtakım soyut, fazlaca şairane söylem ve idealler asla ve asla kendine nispeti iddia olunan Kitap’la buluşamamaktadır. İslam dünyası ve ülkenin yaşadığı sorunlarda herhangi bir hareketliliğin, şahitliğin içinde ciddi bir şekilde bulunmak az sayıdaki örneklikler dışında gözlemlenememektedir. Oluşturulan şairlik dini muvacehesinde sorgusuz bir hayat tarzı ve kibirli duruş, vazgeçilmeyecek ve sürekli bir biçimde pekiştirilen bir kimlik olarak öne çıkmaya devam etmektedir. İşte bu saplantılı ve sorgusuz yaşam tarzı ve düşünsel sefalet herkesten ve her çevreden daha çok olacak bir biçimde Sezai Karakoç’un yanlışlarla yüklü olsa da nihayetinde iyi niyetli kurgusuna en büyük zararı veriyor.

Sorgu/Muhasebe

Muhasebe sorumluluğu herkes için gereklidir ve asla kişiyi alçaltıcı bir özelliğe sahip değildir. Gönül, bütün üstadların her türlü kibirden azade olarak kendilerini sınırsız bir biçimde vahiyle sorgulamalarını isterdi. Necip Fazıl’dan başlayıp bugüne uzanan çizgide yer alan üstadlarda kendilerini sorgulama, ürettiklerini Kitap’la sağlam bir şekilde mukayese etme eğilimi pek şahit olunabilecek bir duruş olamadı maalesef.

Sezai Karakoç’a düşen esas itibariyle düşünsel bir yenilenmedir. Yaş ve şöhret olarak insanı engelleyebileceği düşünülen sebepleri aşmak iman etmiş bir yürek için aynı zamanda muhteşem bir örneklik de olacaktır. Vahye istinat etmeyen bütün anlayış ve eserler mutlak surette reddedilmelidir. Medeniyet algımız vahyin ölçüleriyle şekillenmelidir. Verili medeniyet tablosu davet olunması gereken bir hakikatten ziyade ıslah edilmesi gereken özelliktedir. Takipçiler bağlamında ifade etmemiz gereken en önemli değerlendirmeyi burada yapalım: Kur’an’dan bağımsız bir medeniyet, düşünce, sanat tasavvuru, inşası kimlik sorunundan başka bir şey değildir. Üstadların bu tercihlerdeki sorumlulukları da haddinden fazladır. Hayatında Kur’an’ı bir kez bile okumamış sanat adamlarından alınabilecek bir ışık yoktur. Oradan buradan aşırılan laflarla bırakalım medeniyet inşa etmeyi, medeniyet elifbasının elifi bile sökülemez.

Sezai Karakoç ve aynı çerçevede görülebilecek kişilerin açacakları yeni çığırlar son derece önemli olacaktır. Geleneğin bulanık görüntüsüyle hesaplaşarak arı duru bir inancı sanatın, düşüncenin temeline oturtacak bir duruşun kıymeti benzersiz olacaktır. Bireysel romantizmi iptal edip yaşanan çağa gereği gibi tanıklık edecek bir duruş en esaslı tercih olacaktır. Coğrafi merkezli, tarihi kutsamaya varan coşkun söylemler kendilerini tevhid eksenli bir sorgulamadan geçirip üzerine oturdukları zemini mutlaka belirginleştirmek durumundadır. Ancak bu şekilde Kitab’ın belirlediği hareket noktasına tam manasıyla ulaşmak mümkün olabilecektir.

Ahmet ÖRS

kaynak: tasfiyedergisi.com

Bir önceki yazımız olan Sezai Karakoç’un Poetikasında Kendini Gösteren Gelenek Anlayışı başlıklı makalemizde sezai karakoç, sezai karakoç hakkında yazılanlar ve sezai karakoçun poetikası hakkında bilgiler verilmektedir.

This entry was posted in Hakkında Yazılanlar and tagged , , , . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>