SEZAİ KARAKOÇ ÜZERİNE BİR İNCELEME

sezai-karakoc-afis

SEZAİ KARAKOÇUN YAZILARINDA ŞİİRLERİNDE ŞİİR-ŞAİR İKİLEMİ

Giriş:1993’te yayımlanan bir makalede, Karakoç’un Şiirlerinde Şiir-Şair İkilemi’ni ele almıştık, Yedi İklim’in Sezai Karakoç Özel Sayısı’nda. Bunu şiirinde ele alırken yazılarında da bu ikileme dair kimi karşılaştırmaları hazırlamıştık. Zaman içinde insan yazı yayınlamaktan uzak düşüyor, bazen. Yıllar önce hazırladığımız bu araştırma ve incelemeyi, üzerinden 15 yıl geçerken ilk kez bir arada yayınlıyoruz. Umarız, denenmemiş bir biçimde Karakoç’un şiir-şair hakkında düşüncelerine yabancılığınız ortadan kalkar.(*)
Diyarbakır’a daima sevdalı olan Şairi, Düşünürü, Fikir Çilekârını şehrimizde ağırlamak isteği yıllardır olmasına rağmen bunu bir türlü gerçekleştiremediğimizden dolayı üzgünüz. İkinci Yeni Kuşağı’ndan bu güne bir çok şairle birlikte ismi anılan, Nuri Pakdil-Necip Fazıl Kısakürek beraberinde sac ayağı oluşturan Karakoç, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’sunu okumuş, Diriliş’i yayınlamış, Nuri Pakdil’in Edebiyat’ı ile İslâmî anlayışın etkin üçlüsünü tamamlar.
Karakoç’un şaire ve şiire bakışına dair tespitlerin iyice anlaşılması için üç isim hakkında toplu değerlendirme yapmak istiyoruz.
Necip Fazıl, Büyük Doğu’yu aylık-haftalık-günlük yayınlamışken kendisi de aynı biçimde Diriliş’i yayına hazırlamıştır.
Her iki şair ve yazar, fırsat buldukça sadece kendi kitaplarını yayınlayabilmiştir.
Bu Nuri Pakdil için geçerli değildir. Pakdil, Edebiyat çevresinin de eserlerini yayınlar. Bu yönüyle sadece kendi eserleriyle yayıncılık yapmaz. Pakdil, etrafına toplanan gençler, okumuş, aynı çevreden gelen isimlerdir. Onlar, daha önce Büyük Doğu ile tanışmış isimlerdir.
Diriliş için bu böyle değildir. Karakoç’un etrafında Diyarbakırlı olanın dışında başkasına rastlanmaz, ilk zamanda. İslamî Edebiyat’ın elit kesiminde, entelektüel bazda ele alınışında Maraşlı sayısının çok oluşu karşısında Kısakürek’le Pakdil’i daha fazla ön plâna çıkartmıştır. Karakoç, okuyanı çok olmasına rağmen çevresinde insan sayısı az olan biridir.
Kısakürek, Cumhuriyet’in ilk yıllarında karşı çıkış olarak görülen yönüyle herkes tarafından bilinmiş, bu tarz ifade ile Kısakürek Büyük Doğu ekolü ile yerini alan ilk isimdir.
Kısakürek’in çizgisinde aynı izleri taşımakla birlikte anlatımda ve dilde farklı olan, fikirde birliği değişik olmayan Pakdil, entelektüel ortama ısrarla yeni bir ekolü taşımıştır.
Edebiyat çevresi daha çok okumuş olanlara felsefî ve edebî manada dünü ve bu günü karşılaştırarak kültürel alanda inancın sanat boyutuyla ele alınması yoluyla, “aydın” tabir edilen kesime seslenmek istemiştir.
Sezai Karakoç, bu iki ismin beraberinde geliştirmiş olduğu çizgide benzerliklerden uzak değildir. Onun da bir süreli yayını vardır, onun da edebiyatın her alanında eserleri vardır. Kendisine has oluşturduğu çevresi bulunmaktadır.
Kısakürek, Büyük Doğu idealini partileştirmek istemiş ise de bu çabası Fikir Kulübünde kalmıştır. Pakdil, Edebiyat’ı dar bir çerçevede öğrencileriyle birlikte yaymaya çalışmıştır. Onun partileşme gibi bir endişesi ve çabası yoktur. Karakoç ise Diriliş’i partileştirmiştir: DİRİP.
Karakoç’un diğer iki isimden ayrılan yönü, Parti kurmasıdır. İki kez seçime katılmadığı gerekçesiyle DİRİP, kapatılmıştır. Tekrar partileşme ideali söz konusu olmuştur. Diriliş Partisi yine öğrencilerinin etrafında ortaya çıkar: Yüce Diriliş Partisi.
Şakir Diclehan, Karakoç’un en büyük yardımcısı olarak görünür. Kısakürek’te bu isim daima değişkendir. Pakdil’de ise Necip Evlice(İdris Hamza)’dır.
Kısakürek ve Karakoç’ta dil, Arapça ve Farsça kelimeleri dışlamayan bir dildir. Pakdil’de dil, sol kesimin ısrarla savunduğu Öz Türkçecilikten bir adım ileride görülür. Lakin İslamî duyarlılık, ısrarlı dil anlayışında yerini korumuştur. Bu tarz, sanki entelektüel kesim içinde İslamî alanda sanatçıların da var olduğu esasına dayalı gibi görünür.
Bu üç ekolün beraberinde Mavera, her ne kadar 14 yıllık bir yayına sahip ise de Kısakürek ve Pakdil gibi çoğu Maraşlı olan topluluk, Ahmet Cahit Zarifoğlu,Alaaddin-Rasim Özdenören Kardeşler, Mehmet Akif İnan, Adil Erdem Bayazıt gibi isimlerden oluşmuştur. Mavera’nın bir bölümü Edebiyat’tan kopmuş, bir bölümü de Büyük Doğu’dan gelmiştir. İçlerinde Diriliş’e mensup isimler olmamasına rağmen, kendileri Karakoç’a yabancı değildir. Özellikle şiir alanında Zarifoğlu, Diriliş’e çok şey borçludur. Çünkü şiirleri Karakoç etkisindedir.
1980 sonrasında çeşitlenen bu alandaki ayrışmalar, “aylık dergi” olmak üzere bir çok yayın çevresini oluşturmuş ise de çabaların kişilere endeksli oluşu, bu alanda isim yapmış olanların gölgelenmemesi adına gelenek tavrı, uzun dergilerin çıkmasını engellemiştir. Bu eksikliğin nedenlerinden biri de seslenilen çevrenin sanattan ve edebiyattan daima soğuk duruşudur.
Şehirleşmede ön plânda olan elit kesim, beraberinde aldığı destek esintileriyle bu tarz çıkışları, fikir akımlarını daima engellemek istemiştir, gazetelerin işi başka mecralara çekmesi, verilen konferanslar, dinamo isimlerin maddî açıdan desteklenmemesi, mevcut olanla barışma ve böylelikle ayakta durma isteğinin olmaması, seslenmenin bir çerçevede aksini bulmamasına sebep olmuştur.
Bu alandaki isimler, kendilerinin varlıkları etrafında kitleleri sürüklemek istemişlerdir. Bu da elbette bir noktaya kadardır. Kemikleşmiş bir yapının olmayışı, seslenilen kesimin daha çok kırsal alanda oluşu, yılların birikimi ile ortaya çıkanların aynı zamanda dinî ritüelleri de beraberinde taşıması, zaman içinde isim yokluğu sebebiyle alternatifsiz oluş, edebiyatçıların edebiyat dışındaki alanlarla da uğraşmasına sebep olmuştur.
Kısakürek, bazen fikrinin ideoloğu olarak sahnededir, tiyatro eseri kaleme alır, şairdir, felsefecidir, öykücüdür, tarihçidir, politikacıdır, gazetecidir, yayıncıdır, akademisyendir. Tek başına bu kadar alanla uğraşan başka bir isim bulmak zordur, belirttiğimiz çerçevede. Bazen dinî alanlarda kitaplar yazan âlimdir.
Pakdil’de dergicilik, tiyatro eseri, şiir, tercüme, deneme, notlar, öykü etrafında derli-toplu bir görüntü vardır. Bu daha çok, ileride kıymeti anlaşılabilecek bir akımdır.
Karakoç aynen Kısakürek gibi dinî alanlar (Fikrî eserler) dahil olmak üzere biraz daha itinalı görüntü çizer. Onun eserleri, ne kavgacı yapısı ile NFK benzeridir, ne de fikirden çok işi sanata yönelten Pakdil’e benzer. Karakoç, Anadolu’da tek başına düşündüğünü gerçekleştirmek ister. Onun düşüncesi her yerleşim alanında bir Diriliş insanı yetiştirmektir.
Bu üç isimden konumuz olan Karakoç, ne yazık ki “Mona Roza” denilince hakkı teslim edilen şair olarak bilinir; Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar Şairi” olarak tanıtılması gibi. Fakat şaire yapılan haksızlık, adeta cevap bekleyen bir tarzda yoğunlaşsa da Karakoç, daima suskunluğunu bozmamıştır.
Karakoç, kimilerince yok bilinmiş, kimilerince satır aralarında ismen hatırlatılmış, bazılarınca kendi çerçevelerine alınmamıştır. Coşkun nehirler, hiçbir zaman sed kabul etmez. Önlerine vurulmak istenen engeller, sonuçta ortadan kalkar. Karakoç, bu yapıda bir isimdir.
Bu üç ismin beslendiği kaynak, -kabul edilir veya edilmez- Mehmet Akif’tir. Her üç şair-yazar-fikir adamı, Mehmet Akif çizgisinde gelişen yolda yetişmiştir. Mehmet Akif, Osmanlı Dönemi’nde oluşturduğu intiba ve geliştirdiği çizgi ile dergicilik yönü, polemik anlayışı, hitabet yönü, İslamî çerçevede bilgisi, şairlik cephesi, makale yazma, olayları hikâye etme ve tüm bunları fikirle bir arada verme tavrıyla üç isme zemin hazırlamıştır: Kısakürek, Pakdil, Karakoç.
Bunu öne sürmemiz belki başkası için iddia olabilir. Lakin doğrusu da budur. Bunu yaşayan Pakdil de Karakoç ta reddetmez.
Kısakürek polemikçi iken Karakoç ve Pakdil, polemikten uzak durmuştur; Edebiyat’ta Pakdil’in bir-iki polemiği hariç.
Kısakürek, Borazan, Ağaç ve Büyük Doğu’da yazmak isteyen bir çok isme sayfalarını açar. Aziz Nesin’den Oktay Akbal’a uzayan çizgide bir çok imzayı tanıtır, yayıncı çevresine.
Karakoç, İslamî çevre dışında başka şairlerle yazarlarla bir arada bulunmuştur. Cemal Süreyya olmak üzere birçok arkadaşı vardır. Karakoç’un şiirleri Diriliş öncesinde yer yer yayınlanmıştır.Yine de Diriliş’te imza sayısında azlık vardır ve imza sahipleri aynı çizgidedirler.
Pakdil, etrafındaki isimleri seçer, kendi kozasını kendisi örer. Edebiyat’ta farklı çizgiden isimler bulunmaz. Bu bazen ”Birkaç imza ile dergi çıkartılıyor.” eleştirisini gündeme getirir. Edebiyat, bu tarz çizgisini kesinlikle terk etmez.
Her üç isim için de dergiler özel sayılar çıkartmıştır. Hatta Yedi İklim Dergisi Sezai Karakoç için iki özel sayı çıkartmıştır.
Aynı biçimde Necip Fazıl ile Nuri Pakdil için özel sayı çıkmıştır. Türk Edebiyatı, Kısakürek ve Karakoç için özel dosyalar hazırlamıştır. İsmini zikretmediğimiz birçok dergi benzer dosyaları yayınlamıştır.
Nuri Pakdil, daha çok kıyıda kalmayı amaçlamış, kalabalıklar içinde görünmek istememiştir. Fakat www.edebiyatdergisi.com ile uzun zaman önce yayınlanan Edebiyat’ın devamı niteliğinde olan bu çaba, Pakdil’in yeni kitaplarının vitrini misalidir. Karakoç, sanal âlemde Diriliş’i tanıtma uğraşı içine girmemiştir.
Karakoç ile Pakdil, hiçbir zaman fotoğraflarının çekilmesinden hazzetmez. Onların fotoğraflarının bilinen sayısı onu geçmez. Bu fotoğraflar da rızalarının dışında çekilmiş gibidir. Kim bilir, belki Ali Emirî Efendi gibi fotoğraftan hoşlanmama sebepleri vardır. Yüzlerinin tanınmaması, fikirleriyle bilinme isteğidir, bu iki ismi fotoğraftan uzaklaştıran sâik.
Karakoç, Diyarbakır’a gittiğinden beri gelmemiştir. Ergani’ye birkaç kez gelip gittiği bilinir. Karakoç’a Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca verilen ödül bile şairlerin kalabalıklar karşısına geçmesini sağlamamıştır.
Bu ödül için tören istememiş olması, kendi iç dünyasında önemlidir. İsminin Diyarbakır’da bir liseye bir bulvara verilmesi bile şairinin ilk esnada haberdar olmadığı bir durumdur.
Karakoç, eserlerinde (şiir ve hatıralarında) Diyarbakır ve Ergani’den bahseder. Ergani Halk Kütüphanesi’ne çıkan her eserini muntazam olarak gönderir. Erganili olması sebebiyle Makam Dağı, onun için ayrı bir önem taşır. Müstearlarında “Zülküf” adı geçer. Zülkifl Nebî, bir çok kitabında yerini alır.
2000’li yıllarda oluşum içinde olan “Uzak Ülke” adıyla çıkan bir dergide Şairi Diyarbakır’a getirmeyi konu alan yazımız, dergide hayatiyet bulmadı. En azından bu yazının yer almasını çok isterdik, bu gün bu makalemizi ele alışımı zengin kılma adına da olsa. Yakın zamanda Diyarbakır’da yaptığımız panele de Üstad katılamadı. Memleketi Ergani’de ismine yapılan bir sempozyumda da bulunmadı. İsmine biri Diyarbakır’da Anadolu Lisesi biri Ergani’de ilköğretim olarak iki okula ismi verilmiş, Diyarbakır’da da ismi, bir bulvara verilmiştir.
Bir makalemizde şehri dünya gözüyle görmeden giden Hattat Hamidü’l-Amdî ile Ahmed Arif’ten bahsederek, Sezai Karakoç’un davet edilmesi gerektiğinden söz etmiştik.
Günümüzde kimi yazarlar ve şairler, davet edilmedikleri için gelememiştir, şehirlerine.

Gelseler bile kimsenin duymasını istemez. Biz Sezai Karakoç’u şehrine, Diyarbakır’a ya davet etmesini bilmiyoruz ya da davete ön ayak olacak isimler bulamıyoruz. Yakın zamanda şehrimize gelen Malatyalı bir şair ile konuşmamızda çıkarttığı dergi ve kitaplar hususunda konuşma imkânı bulduk. Çıkardığı dergisinden yana kimi açıklamalar yaptıktan sonra gece yarısına ulaşan sohbet, ertesi güne yerini bırakmıştı.
Şair-Yazar-Fikir Adamı Sezai Karakoç’a ilişkin bu uzun açıklamaları vermemizin sebebi, Diriliş Ekolü’nün çıkış sebeplerinin ve çıkışından günümüze uzayan çizgisinin anlaşılması içindi.
Karakoç konusunda kimi zaman çalışmalar yaptık. Bu çalışmaları zaman içinde sizinle paylaşmaya çalışacağız, şimdi. Kitaplaşma aşamasına doğru bu makaleleri, www.diyarbekirim.com’da da tartışmaya açıyoruz. Yazdığımız fakat yayınlamadığımız kimi eleştiriler de bulunmaktadır. Üzerinden zaman geçmesine rağmen bu eleştirilerin önemli olduğunu gördüğümüz için aynı tat ile okuyacağınızdan eminim.

Sezai Karakoç’un Düzyazılarında ve Şiirlerinde Diyarbakır

“Diyarbekir” denince akla gelen isimlerden biri de Sezai Karakoç’tur. Çünkü bir çok şairin ve yazarın eserlerinden şehrimize ilişkin bilgileri bir araya getirdik, bir dönem. Şehri az görmesine rağmen, şehirde fazla kalmamasına rağmen Karakoç, hatıralarında ve eserlerinde gereği gibi Diyarbekir’e ve doğduğu ilçe olan Ergani’ye hak ettiği manada özel bir yer ayırmıştır.
Şairlerin memleketlerine duyduğu ilgi, oldukça önemlidir. Bu sebeple bir şairin şiirine veya yazarın düz yazılarına bakarak memleketine verdiği önemle orantılı olarak, kendisini değerlendirebilirsiniz.
Hızırla Kırk Saat Şiiri’nde Diyarbekir’i anlatışı, beklediği neslin getireceği medeniyetin adeta habercisidir:
“Diyarbekir’de
Kemerler kırılmış sıcaktan
Gündüzde bile
Bir toz var yaz yarasalarında
Bir akreb kabartması surlarda Asur’dan
Güneşi bir taş gibi fırlatan
Dicle’nin köpüklü dudaklarından
Dicle saralarından
Aslan başlı çeşmelerden
Taçlı güneşli aslan heykellerinden
Lâtin harfleriyle yazılmış
Kaç kitap gelmişse Bizans’tan
Eriyecektir bakır gibi mahzenlerde
Yükselen bir duman zamanı bodrumlardan
Karartacaktır yapraklarını”

Sezai Karakoç’un Yazılarında Şiir-Şair İkilemi

“İslamın Şiir Anıtlarından” Karakoç’un İslâm Şairleri’nden bazı şiirleri tercüme ettiği Diriliş Ekolü’nün Şiir Cephesi’nin beslendiği kaynaklara dikkat çeken bir eseri. “Birkaç Söz” başlıklı makalede yer alan açıklamaları:
“Bu ülkede her anlamda kıyıldığı gibi şiire de kıyılmıştır. Geçmişle ilgi kesilmiş, dünyanın en basit taklitçi şairleri büyük şair diye ilan edilmiş, bunların sonucu olarak da şiire karşı büyük bir ilgisizlik doğmuştur. Bir toplumun kalbini tazeleyen başlıca ruhî gıdalardan biri olan şiir böyle bir ……..uğratılınca, toplumun ölü hale gelmesi, bu açıdan da uygarlığımızın düşmanları tarafından gerçekleştirilmiş oldu.”(Sh. 9)
Şiire önem verilmeyişin sebeplerini sorgular, Şair. Bu karamsarlık, Karakoç’a göre geçicidir. Çünkü Şair, bunun cevabının er geç verileceğini, hesabının görüleceğini belirtir:
”Tekniği amacına uyduran yeni bir şiir gelecektir. Yeni yöntemlerle gelecektir geleceğin şairi. Gelecektir ve toplumu yeniden kendine döndürecektir.”
Şair’in toplumu değiştirme gücünü ima ederek, “Bu çalışmalarımız buraya varmak içindir.” Biçiminde kesin bir yargıya, hükme varır:
”Umutsuzluğun en belirdiği yerde umut belirir. Sınır aşıldığında tersine dönüşülür. İnsanlık komedyası sona erer ve perde yeniden açılır. Hakikat yeniden sahneye koyar kendini.”(Çağ ve İlham –III Sh. 10)
Sezai Karakoç, “Bu ülkede her anlama kıyıldığı gibi şiire de kıyılmıştır.” diyerek kıyılan anlamlara yüklediği mesajı şu şekilde açıklığa kavuşturur:
” İslâm bugün, Batı Medeniyet ve Kültürünün insanlığı büsbütün yok etmememsi için direniyor. Bu direnişi dile getiren güçlü romancı, şair ve düşünürlerimiz yok. Batılı kadar habbeyi kubbe yapamadığımız için ne medeniyet ve kültürümüzün yüceliğini tam anlatabiliyor, ne de şerefli direnişimizin destanını yazabiliyoruz.”(Sur Sh.30)
Dirilişi gerçekleştirme anlamında yaşadığı ülkenin yüklenmesi gereken sorumluluğu yerine getiremediğini ve bunda şairlerle edebiyatçıların ihmali olduğunu vurgulayan Karakoç, sanat ve sanatçı arasındaki ilişkinin yeterince sorgulanmadığını bilmektedir.
Diriliş ismini sembol olarak seçen ve böyle bir eksende fikrî mücadelesini veren Yazar, kalemini her alanda eser vermekle mükellef tutar. O, inandığı davanın sadık savunucusudur. Ne olursa olsun Diriliş ile düşüncelerini açıklar, düzyazılarında bunu dile getirir, şiirlerinde bunu şairane tarzda ifade eder.
Edebiyat Yazıları’nda Şairi “Sanat Adamı “biçiminde isimlendirir. Edebiyat Yazıları’nda ”Şair de bir sanat adamı, has bir sanat adamı olarak duygularını, izlenimlerini, anılarını, umutlarını, öfkesini, sevincini, sevgisini, acısını, duyarlığını kimi kez bir kazma, kimi kez bir çekiç gibi ve daha nice araçlar gibi kullanarak, dilden kullanılabilir kütleler koparır, onda soyutlamalar yaparak, kelimeleri bazen tüm bağlarından sıyırarak, bazen tüm bağlantılarını bir noktada yoğunlaştırarak, bazen da en ihmal edilmiş ya da unutulmuş bir bağıntısını kabartmalaştırarak ve sonunda önüne serilmiş bu sırat köprüsü sarhoşu unsurlar bütününe ruhundan diriliş soluğunu üfleyerek, eserini ortaya kor.” diyen Karakoç, “Bütün bu işlemleri bir sıra dahilinde yapabileceği gibi, düzen sıra ve anahtarı kendinde olmak üzere, bütün sıraları altüst ederek de yapabilir. Uzun bir sürede de birdenbire de doğabilir, eser onun ruhunda ve kalbinde.” (sh 18-19)
Sanatçıyı şöyle tanımlar:” Sanatçı, adeta, bilemediğimiz bir dünyadan, bir kaza sonucu, dünyamıza düşmüş bir yaratıktır.”(sh. 20) Bu orijinal bir tanımlamadır. Bu tanımlamada sanatçının farklılıkları da ön plândadır.
Sanatçının olaylara ve durumlara bakış açısı oldukça farklıdır. Sanatçının duyarlılığı, elbette sıradan duyarlılık değildir:”Bazılarının sandığı ya da iddia ettiği gibi, o, yabancılaşmamış, yabancılaştırılmamıştır. Düpedüz yabancıdır, o. Yabancı gelmiştir ve yabancıdır. Ona düşen, bu yabancılığı ortadan kaldırmak, şu dünyaya alışmaktır. Dünyayı tanımalıdır, ilkin. Ona seslenmeli, dost olduğunu söylemelidir. Onun gönlünü kazanmalıdır. “(sh 20)
Sanatçıya yaklaşımı farklıdır. Sanatçının gözlem yapması değişiktir: “O, bir yorum dehası, bir açıklama furyasıdır. Anlatacak, anlatacak, bin ayrıntıyla görüşe aldanmamalarını dünya yurttaşlarına söyleyecektir.”(sh 21)
Bu yorum, Şairi” Sanat, kaçsa da inkar etse de ‘Tanrıya doğru’dur hep” fikrine götürür.(sh 23)
Sezai Karakoç, sanatçıda ilahî duyumlar olduğunu kabul eder. Çünkü sanatçı, “Peygamberler de gelmişlerdir; ama onlar ‘dosdoğru’ gelmişlerdir. ‘Gönderilmişler’dir. Gelmenin, gönderilmenin bilincindedirler. Oysa, sanatçı, çoğu kez geldiğini bile bilmez. Ya da çok sonraları onun farkına varır. Bazen da ta gidinceye kadar bu ‘geliş’ten haberli olmaz.”(sh 21)
Şair’i inancından dolayı metafizikle fazla ilgilenir bulanlara adeta verilen cevap:”Şairler, hiçbir çağda, metafiziğe yabancı, fizikötesinden vareste olmadılar. Onda müstağni kalamazlar, ne yapsalar…”(sh 26)
Karakoç’un İslamın Dirilişi adlı eserinde şehirlere seslenişi vardır:” Ey Dicle, Ey Bağdat, Ey Şam, Ey Fırat, Ey İstanbul, Ey Diyarbakır, Ey Nil, Ey Mısır, Ey aydınlık şehir Medine nerde senin kelimeleriyle, ürpertili sesleriyle, insanlığı, bal rengi bir insanüstüler bölgesine, ilhamın yüce dünyasına çeken şairlerin?”(sh 52)
Karakoç’un düzyazılarındaki gezintide şiir ve şair hakkındaki düşünceleri netleşmiştir, sanırım. Şair, daima inanç, kültür ve medeniyet üçgeninde şiiri ve şairi aramanın gerekliliğini ifade eder. Kendi köklerine yabancı olmanın, şairine ve şiirine bir şey kazandırmayacağı ortadadır. Bu sebeple sanatçının misyonunun önemli olduğunu vurgular ve sanatçıyı görevlendirilmiş insan olarak tahayyül eder, kişi farkında olmaksızın. Karakoç’un düzyazılarında alıntıları çoğaltmanın ne gereği vardır? Zaten, şaire ve şiire yüklediği anlam, yeterince açık değil midir?

(*) Sezai Karakoç’un Şiirlerinde Şiir-Şair İkilemi “İki dünya
Cin ve Melek beyi
Şairlerin örtüsüne özendiği
Gölgesiz peygamber” (1)
İlk şiir kitabı, Hızırla Kırk Saat’te geçer, bu dizeler. Sezai Karakoç’un tüm şiir kitaplarında mutlaka şiir’e ve şair’e ilişkin mana dolu ifadeler vardır.
Şiirin tarifi, amacı, şairin görevi, şiirde duygu ve fikir… Şairin ikinci şiir kitabı Taha’nın Kitabı-Gül Muştusu’ndan:
“Evet yine de şiirdir beni ara sıra dinlendiren
Acıma aralıklar veren” (2)

Şiir, acıya aralıklar veren bir iç dökmedir, insanın yalnızlığını giderme aracıdır. Sadece şiir bu mudur?

“Şiir içimizdeki zindanların mahkûmudur”(3)

Evet, şiir içimizdeki zindanların mahkûmudur. Söylenemeyenlerin sembolleştirildiği kelimelerden oluşan şiir, içimizdeki zindanların mahkûmudur.
Taha’yı Asım’casına günümüz insanına sunar:

“Bir şiir halinde gelen
Bir bilgi halinde gelen
O ses olmasa
Kapıdan ne umar ne bekler Taha
Kapı ki dostun yüzünde açılır” (4)

Taha kapıdan bir şey ummaz. Kapı, ancak dost yüze açılır. Lakin Taha bir şiir, bir bilgi halinde gelen o sese aşinadır.

Fuzulî’nin dediği gibi:

“Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabadan gayrı”
Sezai Karakoç’un bu konu hakkında bir başka açılımı:

“Sen ey şair ki ellerini kollarını çarmıha gerdin
Ölüm ki tabiat üstü hayatların meneceri
En yeni buluşu intihardır.” (5)

Sezai Karakoç’un “Kapalı Çarşı” adlı şiiri, şairanelikten öte son yetmiş yıla ayna tutar:

Kar Şiiri

Karın yağdığını görünce
Kar tutan toprağı anlayacaksın
Toprakta bir karış kan görünce
Kar içinde yanan karı anlayacaksın

Allah kar gibi gökten yağınca
Karlar sıcak sıcak saçlarına değince
Başını önüne eğince
Benim bu şiirimi anlayacaksın

Bu adam o adam gelip gider
Senin ellerinde rüyam gelip gider
Her affın içinde bir intikam gelip gider
Bu şiirimi anlayınca beni anlayacaksın

Ben bu şiiri yazdım aşık çeşiti
Öyle kar yağdı ki elim üşüdü
Ruhum seni düşününce ısıdı
Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın. (6)

“Kar içinde yanan kar”, “Allahın kar gibi gökten yağması”, “Her affın içinde gelip giden bir intikam”, “Kar yağarken elin üşümesi”, “ve hele hele “Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın” ifadesi şiirin karla ilgili olmadığını, şiirin fikir işçiliğini ortaya koyar.

Dördüncü şiir kitabında şairin inançsız olması halinde etkisizliğini şöyle belirtir, Sezai Karakoç:

“Beşinci oğul bir şairdi
Babanın git demesine gerek kalmadan
Geldi ve Batı’nın ruhunu sezdi
Büyük şiirle tasarladı trajik ve ağır
Batı’nın uçarılığına ve Doğu’nun kaderine dair
Topladı tomarlarını geri dönmek istedi
Çöllerde tekrar ede ede şiirlerini
Kum gibi eridi gitti yollarda (7)

Şairin kum gibi eriyip yollarda gitmesi, hissettiğini yaşamamasındandır. Hissettiğini yaşayan şairler, söylediklerini yaşamadıkları için olsa gerek unutulup gitmeye mahkûmdur. Doğu-Batı çekişmesini içine alan bu şiirin bütünü, insanımızın dramını tüm çıplaklığı ile içerir.

Yapı ustasının titiz işçiliği vardır, dizelerinde Sezai Karakoç’un. O, kelimelerle şiiri binasını kurarken kesinlikle kendini geçmişten soyutlamaz. Geçmişi bu güne taşıyarak geleceğe yönelik önemli ifşaatlarda bulunur:

Gülle başla şiire atalara uyarak
Ey şair kelimeler ülkesine gir gülle

Sezai Karakoç, un şiirinin dikkat çeken bir yanı da hemen hemen bütün şiirlerinde imla kurallarına ve noktalama işaretlerine yer vermemesidir. Bunu şu şekilde dile getirir:

“Ne noktayla ilgin var ne ünlem ne virgülle
Ey şair kelimeler ülkesine gir gülle”(8)

Şairin asırlarca beklenen ve asrın gebe olduğu hasreti, onu şiirlerinde soyuttan somuta doğru yönlendirir:

“Ayın çekimine uğradım Dicle’nin kuruyan dudağında
Çalkalandım durdum senin albeninle şiirin sıcağında”

Beşinci şiir kitabında şiir ve şairle ilgili Çeşmeler şiirinden:

Şimdi anlıyorum niçin
Eski şairler onların
Yapımına
Tarih düşerlerdi
..
Bilirlerdi çeşmelerin de
Kendileri gibi
Toplumun ortasında
Çağıldayıp durduğunu şairler

O insanlara susuzluğunu giderir
Arıtır ellerini ayaklarını
Şair de giderir ruh susayışını
Yıkar çirkefe batmış insan ruhunu

Ama ikisinin de alınyazısı en son
Unutulmak terk edilmek
Sırr olmak
Ait sayılmak eski uygarlıklara”

Çeşmeler II’de şair-çeşme, şiir-su arasında alaka kuran şair, Çeşmeler III’te şairlerin ve çeşmelerin toplumdan soyutlanmalarının getireceği tehlikeyi haber vermek ister:

“Taşını kırarsınız çeşmelerin
Başını kırdığınız gibi şairlerin
Ama onlar
Yağmurla alır abadırlar
Yer konuğudurlar göklerin
Çeşmeler VII’de kara mizahı belagatleştirmek vardır:
Kimi zaman çeşmeler
Karagözü bile şairleştirirler
Ve Karagöz söz arasına sıkıştırır
“Acemi sakaların elinden neler çeker Horhor Çeşmeleri”

Şiiri toplumda en büyük güçlerden biri olarak gören şair, şiire toplumdaki yanlışları ayıklayıp doğruları belletme görevi yükler:

“Ölümden baldan ayaklarıyla yürüyen şiirimle
Şehrin kılıcı sanki suda bir ay gibi kırılıyor şiirimle” (9)

Altıncı şiir kitabında şairle ilgili başlı başına birşaheser…Adeta şiirle ilgili bugüne dek söylenmiş tüm sözler, yazılmış yazılar, yayınlanan kitaplar bir kenara itilmeli ve her şiir kitabının ilk sayfasına bu iki dize yazılmalı:

“Şairler yaşamadıklarını yazarlar
Ama o yazılacak olanı yaşarlarsa susarlar” (10)

Şairin toplum içinde saygın yerinin olduğunu belirtmek isteyen Sezai Karakoç, şaire Hızır’ı arkadaş seçer:

“Ve şair Hızıra arkadaş
Ab-ı hayat yolculuğuna çıkan” (11)

Yedinci şiir kitabında “ve sen şairsin kelimeler ülkesinde bilge” diyen Sezai Karakoç, hayatını şiirle bütünleştirir:

“Açtım bir fal gibi dün gece kitabımı
Kader meşaleli şiirlerle donandım” (12)

Şiirlerin kader meşaleli olanlarıyla donanan şairin, okuduklarının etkisinde kalmadığını ve yazdıklarını da bir daha okumadığını belirtirken, sürekli yenilme kaygısı içinde olduğu görülür:

“Ben her şiir okudum
Kendi şiirim hariç
Okuduğum şiiri yazmam
Yazdığım şiiri okuyamam” (13)

Şairin geride bıraktığı eserin şiirleri olduğunu belirten Sezai Karakoç, Mehmet Akif’i çağrıştırır.
Mehmet Akif’in “Safahat Üstüne” adlı dörtlüğü:

“Arkamda kalırsın, beni rahmetle anarsın”
Derdim, sana baktıkça, a biçâre kitâbım!.
Kim derdi ki : Sen çök de senin arkana kalsın,
Uğrunda harâb eylediğim ömr-i harâbım?” (14)

Sezai Karakoç’un ifadesiyle şair ve eseri:

“Önüne çıkar hayat yol kesen gibi
Soyulur çırçıplak gider şair
Bir deri bir kemik öteye geçtiğinde
Arkasında kalır şiir tomarı defteri”(15)

“Alın Yazısı Saati” adını taşıyan sekizinci kitabında Cenab-ı Hakk’a niyazda bulunur, dua eder:
“Onu koru Tanrım
Ona acı, Ona yardım elini uzat
Senin halkındır onun halkı
Onu uyandır onu şuurlandır
Ona bilgi ve güç ver
İleriyi görüş gücü ver
O, yeşilin şiiridir
Yeşil şiirdir onun ruhu
Hızırdır öncüsü artçısı halkın.”

Yeşil, İslâmî Medeniyet’in renkteki yansımasıdır. “Yeşilin Şiiri” derken “İslâmî Şiiri” ön plâna çıkartmak ister, Şair. Sezai Karakoç, “Ve Şair Hızıra arkadaş/Ab-ı hayat yolculuğuna çıkan” derken Hızır’a arkadaş olarak şairi seçiyordu. Burada da Yeşil Şiiri ruhunda özümsemiş bulunan şairin(:kendisinin) öncüsünün Hızır, destekçisinin halk olduğunu belirtir. Tabii ki bu da Diriliş’tir.

Gönül ister ki Sezai Karakoç, bir bu kadar şiir kitabı kazandırsın okurlarına. Şiir ve Şair arasında alakanın kesik olduğu bu dönemde gerçekten şiir alanında Diriliş Erleri’ne ihtiyaç vardır. Diriliş Şairleri’nin Ustası’ndan şiir meydanında bir daha gür sesli şiirler bekleme de okurun hakkıdır.

Dipnotlar:
1- Şiirler 1 Hızırla Kırk saat S. 107
2 -Şiirler II Taha’nın Kitabı/Gül Muştusu s 41
3 -Şiirler II s 41
4 -Şiirler II s 47
5- Şiirler III Körfez/Şahdamar/Sesler s 57
6- Şiirler IV Zamana Adanmış Sözler s17
7- Şiirler IV s 31
8- Şiirler s 31
9- Şiirler IV s 41
10- Şiirler VI Leyla ve Mecnun s 58
11- Şiirler VI s 56
12 -Şiirler VII Ateş Dansı s 25
13 -Şiirler VII s 32
14 -Mehmet Akif Ersoy Safahat DİB Yayını s 418
15- Şiirler VII s 33

Sezai KARAKOÇ’tan Örnek Şiirler-

EY SEVGİLİ

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
Bütün törenlerim şölenlerin ayinlerin yortuların dışında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim
Aşkın bu en onulmazından koparıp
Bir tuz bulutu gibi
Savuran yüreğime
Ah uzatma dünya sürgünümü benim
Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil
Ayaklarımdan belli
Lambalar eğri
Aynalar akrep meleği
Zaman çarpılmış atın son hayali
Ev miras değil mirasın hayaleti
Ey gönlümün doğurduğu
Büyüttüğü emzirdiği
Kuş tüyünden
Ve kuş sütünden
Geceler ve gündüzlerde
İnsanlığa anıt gibi yükselttiği

Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salomenin Belkısın
Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın bellisin
Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için
Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
Ey gönüllerin en yumuşağı en derini

Sevgili,
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Yıllar geçti sapan ölümsüz iz bıraktı toprakta
Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında
Çatı katlarında bodrum katlarında
Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba
Hep Kanlıcada Emirganda
Kandillinin kurşun şafaklarında
Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında

Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da
Ey çağdaş Kudüs(Meryem)
Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır(Züleyha)
Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi

Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında
Köle gibi satıldım pazarlar pazarında
Güneşin sarardığını gördüm Konstantin duvarında
Senin hayallerinde yandım düşlerin civarında
Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında
Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda
Verilmemiş hesapların korkusuyla
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layık olmasam da

Sevgili,
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir yar vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende bir anahtar vardır
Gögsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili,
En sevgili

MONA ROZA

Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller, ak güller

Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar

Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek…

Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığa
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatıyor her zaman bana
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi

Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar

Ellerin ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi
Ellerinden belli oluyor bir kadın
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin ellerin ve parmakların

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Saat onikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

Akşamları gelir incir kuşları
Konar bahçenin incirlerine
Kiminin rengi ak, kimisi sarı
Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine
Akşamları gelir incir kuşları

Ki ben Mona Roza bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar su kenarında
Ki ben Mona Roza bulurum seni

Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Henüz dinlemedin benden türküler
Benim aşkım sığmaz öyle her saza
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza

Artık inan bana muhacir kızı
Dinle ve kabul et itirafımı
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı
Artık inan bana muhacir kızı

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak

Altın bilezikler o kokulu ten
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne
Bir tüy ki can verir bir gülümsesen
Bir tüy ki kapalı gece ve güne
Altın bilezikler o kokulu ten

Mona Roza siyah güller, ak güller
Geyve’nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!
Mona Roza siyah güller, ak güller

MONA ROSA II-ÖLÜM VE ÇERÇEVELER

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;
Garip bir yolculuk, tren ve Gülce.
Bir hançer bölüyor, ah, rüyaları:
Bir rüya, bir hançer, bir el; ve, ve, ve…

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;
Gece kar yağacak sabaha kadar.
Toprakta et, kemik çıtırtıları…
Yarı ölüleri bir korku tutar

Değince bir taşa kafatasları.
-Ölüler ki yalnız tırnakları var,
Ve yalnız burkulmuş diz kapakları…-

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;
Açıyor elini göğe bir kadın.
Uzuyor, uzuyor altın saçları
Uğrunda ölünen güzel kızların…

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;
Esmer delikanlı, hatıra ve kan.
Yeşil gözlü kızın hıçkırıkları
Sızıyor bir kapı aralığından;
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı.

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;
Çocuklara açar mağaraları
Gün görmemiş kuşlar ve örümcekler.
İlân-ı aşk eden dil balıkları
Aşina suları çabuk terkeder..

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;
Bakıyor ateşe, küle böcekler.
Köpekler parçalar kanaryaları,
Mektupları bir boz ağaç kurdu yer.

Baykuşlar ötüyor harabelerde;
Yanıyor lâmbalar, hafif ve sarı.
Bir kaza kurşunu bulur her yerde
Süvarisiz şaha kalkan atları…

Bir ruhun ışığı vardır göklerde,
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;
Ötüyor baykuşlar harabelerde.
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;

Titriyor yıldırım düşmüş gibi yer.
Bekledi arzuyla karanlıkları
Anneler, babalar, erkek kardeşler.
Ta içinde duyar ani bir ağrı,
Bir hüzün şarkısı tutturur gider
Anneler, babalar, erkek kardeşler.

Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı;
Her yatak dopdolu, bir yatak bomboş.
Bir neşe şarkısı tutturur gider
Birinci, ikinci, üçüncü sarhoş;
Kurşunlar sıkılır göklere doğru,
Serçe yavruları yuvada titrer.
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı…

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı;
İnce yelkenleri alıyor yeller.
Titretir kalpleri ve bayrakları

Gemiden toprağa uzanan eller.
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı,
Bir yosun köküne hasret kalacak
Gizli hazineler, su yılanları…

İnce yelkenleri alıyor yeller;
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı.
Beyaz pelerinli hür tayfaları
Kendine bağlıyor siyah kediler;

Titriyor gönüller ve kara bayrak,
Bir yosun köküne hasret kalacak
Gemiden toprağa uzanan eller
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı.

Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı,
Garip bir yolculuk, tren ve Gülce.
Bölüyor bir hançer, ah, rüyaları:
Bir rüya, bir hançer, bir el; ve, ve, ve…

Mehmet Ali ABAKAY

 

kaynak: edebiyatdostlari.com

Bir önceki yazımız olan Sezai Karakoç'u anlamak başlıklı makalemizde sezai karakoç kimdir, sezai karakoç kitapları ve sezai karakoç şiirleri hakkında bilgiler verilmektedir.

This entry was posted in Hakkında Yazılanlar and tagged , , , . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>