Sezai KARAKOÇ

Sezai Karakoç nüfus kayıtlarına göre 22 Ocak 1933’ te Diyarbakır’ın Ergani (nüfus kayıtlarında doğum yeri olarak Osmaniye yazılıdır. Osmaniye, o zamanlar, Ergani’nin merkezine verilen isimdir.) Çocukluğu,babasının işi sebebiyle Ergani, Maden ve Piran’da geçti.1938 yılında Ergani’de üç ay kadar ilkokul öncesi ihtiyat sınıfınadevam eden Karakoç, altı yaşındayken ilkokula başladı.1939 güzünden 1940 yazına kadar Piran’da (şimdiki Dicle) kaldığı için ilkokul ikinci sınıfı orada okumuş,ilkokulu 1944 yılında Ergani’de tamamlamıştır. Maraş ortaokuluna parasız yatılı olarak kaydoldu.1947’de ortaokulu bitirip, Gaziantep’te yine parasız yatılı olarak lise öğrenimine başladı.1957’de Gaziantep Lisesi’nden mezun oldu.Felsefe okumak istediği için İstanbul’a gitti.Halbuki babasının isteği ve tavsiyesi ilahiyat fakültesine devam etmesiydi. Kendi imkanlarıyla okuyamayacağını anlayınca, parasız yatılı kısmı bulunan Siyasal Bilgiler Fakültesi sınavına girdi.Sınav sonucunu beklerken Felsefe bölümüne de kaydını yaptırdı. Şayet kazanamasa felsefe okuyacaktı.Nihayet ekim ayının (1950) sonuna doğru sınav sonuçları açıklandı.Ankara Siyasal Bilimler Fakültesini kazanarak yüksek öğrenimine başladı.1955’te, bir yıl gecikmeyle fakültenin mali şubesinden mezun oldu.Erdem Beyazıt kendisiyle yapılan bir söyleşide, ‘Belki bir romanın konusudur Sezai Karakoç. Ve yazabilmek için de Dostayevski gibi biri olmak lazım. Onun mizacından kaynaklanan bazı şeyler var’ diyerek Karakoç’un bu zor insan oluşunu vurgulamaktadır.Karakoç hep güçlüğü omuzlayan bir yaratılışı vardır. Hayatı boyunca hep zor işlere talip olmuştur. Rejimin hemen hemen dışladığı bir davaya sahip çıkışı, sermayesiz, parasız pulsuz dergi, hatta günlük gazete çıkarması, Türkiye’nin en büyük kenti İstanbul’da yaşaması…Karakoç, daha çok şair ve edebiyatçı yönüyle tanınsa da o büyük bir düşünce adamıdır.Bu sistemli ve faaliyetsel düşüncenin adı Diriliş’tir. Hatıralarından öğrendiğimize göre, daha dört yaşındayken O’nun zihnini meşgul eden bir düşünce vardı: Allah’ın varlığı konusu.O, başlangıçta hemen hepimiz gibi aklidi,anne babasından gördüğü gibi bir imana sahipti.fakat daha o zamanlardan Karakoç bir keskinlik içindedir.Karakoçun duygu dünyasının yerine oturması yirmi yaşında ‘adeta infilaklerle’ olmuştur. Otuz yaşında ise, düşüncelerinin her biri, ‘sanki gerçekliğini cehennem ve cennet arasındaki gerilim atmosferinde’ aramış; ‘her fikri tek tek yeniden muayene ve duygu cendersinde dönerek’ yaşamaya başlamıştır.İnançlar, idealler, ta ruhun en iç bölgelerinde, yeniden elden geçmektedir.Karakoç’a göre idealsiz yaşamak ölümdür. Çünkü, ‘idealin güçlükleri, hayatın kolaylıklarından daha büyük haz verici bir manevi zenginliğin kaynağıdır.’Onun en önemli hedeflerinden biri, kendi uygarlığının, yani inandığı, hakikat olarak benimsediği ve ta özünden kavrayarak ruhuna ve hayatına geçirdiği, tüm insanlık için de niyet ve arzu ettiği İslam medeniyetinin tam anlamıyla yaşadığımız çağa yansıtılmasıdır.Sezai Karakoç, tabiri yerindeyse, kendine özgü bir ekol kurmuş ve bu ekolün temsilciliğini yürüten,yürütmekte olan bir düşünce adamıdır. Bu ekolün temel dinamiğini oluşturan düşünce sistemi ise İslamdır. O, dini, ‘varlığın temel kaynağı, varoluş sebebi, dünya görüşü ve metafizik bir sistem’ olarak anlamış, benimsemiş, bu şekilde anlaşılması için çaba sarfetmiştir. Geliştirdiği bu düşünce akımına da Diriliş adını vermiştir.Dirilişi, herhangi bir dergi yada gazete olarak görüp değerlendirmek de eksik ve yanlış olur. Öyle ki, diriliş başlı başına bir mekteptir. Ki Karakoç, Diriliş düşüncesini hayata geçirmek için parti bile kurmuştur.Bu partinin adı Diriliş Partisi’dir. Sanatkar ruhlu birinin, dahası şair bir insanın parti kurması gerçekten çok garip.Parti kurulmasının nedenini ise şöyle açıklıyor Sezai Karakoç; ‘Bizim parti kurma düşüncemiz yeni değildir ve bu birden bire olmamıştır. Parti bizim düşüncemizin bir parçasıydı. Düşüncelerimiz, belli bir olgunluğa ulaşınca,bunları eyleme dökecektik.Eğer ben kurmasaydım benden sonra bu düşünceyi sahiplenenler tarafından kurulacaktı. Bize nasip oldu,biz kurduk’ diyor.Sezai Karakoç’un düşünürlüğünün yanında belki önünde bir de sanatçılığı vardır ki, bizi asıl ilgilendiren onun sanatkar yönü ve bunun göstergesi olan edebi eserleridir.Karakoç, şiirleriyle görünmeye başlamış, bu yolda iyi bir seviye tutturduktan sonra hikaye ve piyes dallarında da önemli eserlere imza atmıştır.Bugüne kadar 8 şiir kitabıyla, artık şiir külliyatını büyük ölçüde oluşturmuş gibi gözüken Sezai Karakoç, yeni şiirimizde, yeni soluklu, geniş ufuklu bir şair konumundadır.Metafiziğe ve geleneğe özel bir önem veren şairimiz,şiirinde mistik bir hava sezdirmekten de geri kalmamıştır. İlhamın çağrışımlarını köklü bir inançla beslemiştir.Son olarak, Sezai Karakoç iyi bir şair, ufku geniş bir düşünce adamı olmak gibi iki mühim özelliği şahsında toplamakla beraber bunlara ilaveten şiirin teorik tarafını iyi bilen bir mütefekkirdir. Edebiyat ve düşünce tarihimizdeki yeri her daim farklı ve güzel bir kıyıda olacaktır. Sezai Karakoç’un şiiri de tıpkı Mehmed Akif’te olduğu gibi, Müslüman Türk şiirine bir ucundan özellikle bu şiirin ve sanatın çağdaşlaşması, çağdaş bir dili kullanması, deyim yerindeyse düzeyini yükseltmesi ve de komplekslerden, hamasî ya da bir başka söyleyişle mahallî ve avamî bir üslûp ve edadan sıyrılarak evrensel bir dile erişmesine öncülük ve önderlik etmiştir.Sezai Karakoç kendi çağında yaşayan sanatın, yazılan şiirin gerisinde kalmayan, o sanata ve şiire kişisel katkıları bulunan, hatta bazan mızrağı onun biraz daha ilerisine düşen ve sanatı geleceğe açılan ender sanatçılardan biridir.O’nun şiirindeki evrensel İslâmî imajı, hiç gözardı etmeksizin bu şiirin müslüman Anadolu’nun çağdaş sesi olarak nitelendirilmesinde bizce bir sakınca yoktur. Müslüman Anadolu’nun şiiri Sezai Karakoç’a kadar ya bölge sanatçılarının deyim yerindeyse kısa mesafeli ürünlerinde dile gelmiş ya da taşralı bir korku, ürkeklik ve aşağılık kompleksiyle birlikte terennüm edilebilmiştir. Taşralılığını gizlemeye çalışarak değil, onu en muteber bir rozet gibi yakasında taşıyarak konuşmuştur. Üstelik Sezai Karakoç bu taşralı kimliği kendisine acındırmak için kullananlardan da değildir. Bir onur bir övünç vesilesi edinmiştir.İslâm o günlere, yani Sezai Karakoç’un şiirini üretmeğe başladığı yıllara kadar, halkın yaşamını, aristokratların da dilini süsleyen bir olgu idi. Hatta aristokrat kesim artık ülkede sosyalist cereyanlar esmeğe başladığını görünce, halk sanılmamak, halktan yana gözükmemek için, halkın dinini de dillerine almaz olmaya başlamışlardır. İşte Sezai Karakoç’un önemi burada ortaya çıkmaktadır. Sosyalist eğilimlerin yoğunluğuna ve hâlâ müslümanlığı dilinden düşürmeyen kimi aristokratın engeline rağmen halk olarak, halktan biri olarak müslümanlığın, Anadolu müslümanlığının şiirini cesaret ve ileri-görüşlülüğü ile üretmiş, sürdürmüştür. Kuşkusuz O’nun bu rahat tutumunda çağdaşı olan öteki Türk şairlerinin rolü de var. Onlar, bazan sosyalist eğilimleri, bazan bohemce ve hümanist duyguları uğruna halkın safını tutar gözükmektedir. Sezai Karakoç ise olaya müslümanlık adına sahip çıkanların hemen hemen ilkidir.

Garip şiir akımından sonra Türk şiiri artık biraz daha yaşanılan hayatın şiiri olmağa başlamıştı. Uzun yılların mirası romantik ve ütopik sanat anlayışı daha rahat yani daha rasyonel ve realist bir çizgide sürmekteydi. Kısa zaman zarfında bu uğurda önemli mesafeler katedilmişti.

Artık, ilk bakışta insana çözülmesi daha kolay gözüken, adeta çağrışımsız, yankılara alışmış kulaklara hatta biraz yavan ve kuru gelen, ama gündelik hayatın da şiirsel tat verebileceğini öğreten bir şiir yazılıyordu. Bu yeni şiir tadı özellikle aydın çevreler tarafından kısa zamanda tutuluyor, eski şiir tadını çoktan unutturuyordu bile.Ülkedeki her türlü değişimin hızına ulaşabilmek ve onu kavrayabilmek doğrusu beceri isteyen bir iş halini almıştı. Bu öyle baş döndürücü bir değişimdi ki çok değil, sekiz-on yılda bir, yepyeni bir boyut kazanıyor, değişik kılıklarla insanların karşısına çıkıyordu.

Daha Birinci Yeni’nin yani Garip şiirinin tadına doğru dürüst ulaşılamadan, bu şiir daha halka mal olmadan, hemen ikinci Yeni diye bir akımdan söz ediliyordu. İşte Sezai Karakoç’un şiiri de tam bu sırada doğmuş ve İkinci Yeni’ciler arasında hatta bu akımı başlatanlarla birlikte anılmaya başlamıştır.
Kuşkusuz konumuz Birinci ya da İkinci Yeni şiirini incelemek değil. Ancak Sezai Karakoç’un şiirini anlamada ve tanımada yardımcı olur düşüncesiyle kısaca değiniyoruz. Yoksa özellikle Karakoç şiirinin İslâmîliği konusundaki ipuçlarını bize bizzat O’nun şiiri verecektir elbette.

Üstelik ne kadar İkinci Yeni şiir akımı içerisinde değerlendirilirse değerlendirilsin, Sezai Karakoç şiirinin başlı başınalığı, tekliği ve bizim sözünü ettiğimiz açıdan önderliği hiçbir zaman gizlenemiyecek bir gerçektir. Birçok bakımdan öteki İkinci Yeni şairleri arasındaki benzerlikler Sezai Karakoç’ta görülmez. Karakoç hariç -herhalde- İkinci Yeni şairlerinin hiçbiri müslüman değildir. Ayrıca İkinci Yeni şiirinin iki önemli özelliğini de Sezai Karakoç şiirinde bulamayız. İkinci Yeni şiiri zaman zaman Dada’cılara yaklaşan bir anlamsızlık ve gerçeküstücülüğü içerir. Oysa Karakoç’un şiirinde, bunlardan çok farklı düzlemde anlam ve yoğun bir mistisizm vardır.Ne gariptir ki maddeci bir sanatın ürünleri anlamsız, metafizik bir sanatın ürünleri anlamlı ve daha gerçekçidir. Bu çelişki İslâmî özden Karakoç şiirine sıçramış hakikat ışığını, realizmi, öteki sairlerin maddeciliğininse açmazını kısmen ortaya çıkaran önemli bir noktadır.Sezai Karakoç şiiri evet daha çok biçimsel olarak bir İkinci Yeni şiiridir. Ama muhteva olarak çok başka, çok tek başına bir şiirdir.
Sezai Karakoç’un şiiri gerçi önceleri kendi muhitinde bir hayli yadırgandı, anlaşılamadı. Bunun zorunlu bir kültürel geçiş ya da atlayış dönemi olduğunun farkına varamayanlar, Karakoç’un diline, yeni biçimdeki ısrarına kızarak onu dışlamak, gözardı etmek istediler. Ama Karakoç’un soluğunun gücü muhalefetin gücünü ezdi ve kendini kabul ettirdi.O dönemleri yaşayanlar iyi bilirler; Sezai Karakoç, kendi muhiti için gerçekten lüks bir şairdi. Onu anlaşılmamakla suçlayanlar zihinsel olarak epeyce gerilerde kalmış kimselerdi. Ne ki bunlar Karakoç’un gönül verdiği kendi çevresiydi. Oysa Karakoç’un şiiri zaman zaman İkinci Yeni şiirinde baş gösteren anlamsızlıkla hiç ülfet etmemişti. O’nun şiiri artık gün geçtikçe gelişen, gözü açılan kendi çevresince de anlaşılmaya başladı. Yoğun doğulu motifleriyle adeta modern bir destan, modern bir divan şiiridir O’nun şiiri. O, Müslümanların şiirini sanki yeni bir dille terennüm etmiş, İslâm’ın sesini çevresinin dışına işittirebilmiş, nasıl olsa herkesin yaşayacağını kestirdiği biçimsel yabancılaşmayı önceden ihbar etmiştir.Sezai Karakoç, tüm değerli şeyler, tüm kalıcı sanatlar gibi, zaman içinde değeri bilinen bir şiiri yazdı. O’nun şiiri başlangıçta belki de bu yüzden, en azından kendi çevresince tepkiyle karşılandı. Gerçi entellektüel sanat çevrelerinde daha ilk ürünlerinden beri lâyık olduğu yeri çoktan edinmiş, hatta solcu olmadığından dolayı hayıflanmalara neden olmuştur. Arkadaşları bile O’na en bayağı bir ifadeyle ‘Sezai, bu sağcılar seni anlayamayacaklar’ diyerek çeşitli imalarda bulunmaktan geri durmamışlardı. Ne ki O, Müslüman bir şairdi; İslâmî bir şiiri soluyordu, Müslümanlarca değerlendirilmek ve anlaşılmak isteyecekti; bunda ısrarlıydı.Çok şükür, kısa zamanda uzun mesafeler alındı. Sezai Karakoç şiiriyle birlikte daha birçok şeyi anlamaya, kavramaya başlayan Müslüman kuşaklar doğmaya başladı. Türk şiirinde olduğu gibi tüm Türk sanatlarında artık İslâmî yeni tadlar taşıyan ürünler çoğalmaya başlıyordu. Hatta öyle hızlı bir değişim çok kısa sürede yaşandı ki, anlaşılmak bir yana, Sezai Karakoç’un aşıldığından, O’nun sorgulanması gerektiğinden bile söz edilen günler geldi.Bu değişimi değerlendirmek ayrı konu. Biz Karakoç şiirini değerlendirmek işine dönelim.
Türkiye’deki yaşama, batılılaşma süreci içerisinde hızla doğululuktan kopan, geçmişle bağı azalan, kendini yadsımaya başlayan ve geçmiş değerlerinin birçoğunu yitiren büyük şehirliye, aydın, yazar ve düşünüre, hatta’ büyük şehirlerin tüm ahalisine karşı, taşralı bir tepkiden doğar Karakoç’un şiiri.. Önce doğululuğu ya da taşralığı bir başka deyişle Anadoluluğu yakasına övünç duyacağı bir rozet gibi takmaktan çekinmez.

Mehmed Akif’te şark’lılık kaynak araştırması ve sorgulama açısından önemli bir öğeydi. Sezai Karakoç’ta ise kompleksten kurtulma figürü olarak kullanılır önceleri:“Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocukGünahlarım kadar ömrüm vardır.”Doğu-batı çatışması ve farkını şu iki kısa dizeyle nasıl da mükemmel bir biçimde dile getirir:“Doğu ne batı ne Suvare ve matine”İlk şiirlerinden başlayarak bu doğu-batı sorgulaması belki biraz da üstad Necip Fazıl’ın Büyük Doğu idealinden esinlenerek, şairin dilinde bitmez tükenmez bir malzeme olur. Şairin “Şahdamar” adlı eserindeki “Ötesini Söylemeyeceğim” başlıklı şiir buna çok güzel bir örnektir.Yabancılarca işgal edilip, toprakları gittikçe daraltılan bir ülkenin, çatısı kırmızı kiremitli tahta evlerinde oturan basma entarili kız çocukları, elinde oyuncak mantar tabancası, şalvarlı ve yalınayak erkek çocukları, Allah tarafından sürekli kurtarıcı bir sahip gözleyip duran ve yabancıların tango’lukları karşısında bütün mahareti kendine zarar verdirmeksizin bir akrebin neresinden tutulacağını bilmekten ibaret olan ve tabii ölülerin dervişlerle konuşabileceğine, yağmuru, bir demir parçasının üzerine oturmuş melekle-rin yağdırdığına bütün kalbiyle inanan mü’min ve mütevekkil doğulu; işte şairin halkı ve ülkesi…Sezai Karakoç, ilk şiir kitabı “Körfez”in yayınlandığı 1959 yılından itibaren altı-yedi yıl içinde, kendini kanıtlamasını bilmiş ve Türk şiirinde kendine özgün bir yer edinmiştir. 1967-68 yıllarında ardarda yayınladığı üç şiir kitabı ile de O’nun şiiri artık kendine mahsus derin bir vadi bulmuştur. O günlerde yazılan en üst düzeyde, en soluklu şiirin tüm standartlarını haizdir.. Genel olarak sağ’da şiir ve sanat bir ilkellik içinde akıp giderken bu elbet önemli bir aşama sayılmalıdır. Zaten biraz da sanatta ilkelliği ve tekdüzeliği ısrarla sürdürenler O’nun şiirine ilk tepkileri körüklemişlerdir.Her ne kadar modern bir şiiri yazıyor olsa da, en modern şiir akımının üyeleri arasında sayılsa da, onların arasında geleneksel Türk şiiriyle, en sıkı irtibata sahip bir şiiri yazmaktadır. Sonraki yıllarda tıkanıp kalan İkinci Yeni şiirinin geleneğe yapay olarak yaslanma çabaları yanında Karakoç’un şiiri daha başlangıcından ‘beri geleneksel şiirden sürekli beslenmiştir. Öteki İkinci Yeni şairleri bu geleneksel zevki çok sonraları tatmayı deneyeceklerdir. Geleneksel divan şiirinde şairler divanlarına genellikle Besmele-Hamdele-Salvele üçlemesi ile başlar, münacaat ve naatlarla sürdürürlerdi şiirlerini, Karakoç büyük bir değişim, bozgun ve yabancılaşmayı yaşayan toplumunda bu geleneksel sıralamayı tam tersine çevirmiştir. Bir şiirinde bu poetik espriyi anlatır;
“…
Eski kitaplarında, da Tanrıya yalvarışlar
Yer alırlar buna yakın bir sebeple
Kitabın başında değil
Kitabın sonunda
Eskiler yaşıyorlardı olgun bir toplumda
Herkesin hemen Tanrıyla olacağı bir makamda
O yüzden
Kitaplarının başında yer alır
Tevhidler münacaatlar
Onlar esere Tanrıyı ululamakla başlar
Hazır bulmuşlardır herşeyi önceden
Ve herkes her an dolu saf İslâmla
Bizse sesleniyoruz cehennemden…”

Sezai Karakoç’un çağına, çağının egemen güç ve ideolojilerine yönelttiği eleştiri olabildiğince sert ve kıyıcıdır. Yaşadığı dönemin hayatı ile geçmişi mukayese edince müthiş nostaljiler yaşar. O’na göre de, gün günden kötüye gitmektedir.
Kendi toplumuna yönelttiği objektifin yakaladıkları ise başlangıçta Mehmed Akif’inkine benzer ciddi ve sağlıklı teşhislerdir:
“Her evde kutsal kitaplar asılıydı
Okuyan kimseyi göremedim
Okusa da anlayanı göremedim”
Yeşil sarıklı ulu hocaların öğretmediğini, şair, eşya ve olayların gözlemine kendi ilhamını, halkın sezgisini katarak kendi kendine öğrenip dilinde bir “Diriliş Muştusu” olarak gelecek kuşaklara taşımaktadır. Özellikle “Hızırla Kırk Saat” adlı önemli eserinde en yoğun biçimde dile getirilen şairin “Diriliş Muştusu” ya da öğretisi baştanbaşa İslâmî motif ve imajlarla dolu, gerçekten bir dâvanın en yeni en çağdaş destanı niteliğindedir.

“Safahat”tan ya da Mehmed Akif şiirinden en önemli farkı, Karakoç şiirinin ne edip edip ucundan kıyısından mistisizm ile kurduğu sağlam irtibattır. Mistik bir atmosferde teneffüs etmeye alışmış bir toplumun şairi olarak, İslâm’ı Türk tasavvufu penceresinden tanımış bir şair için bu doğal olsa gerek. Oysa Akif bizzat tasavvufu toplum için damarlara zerkedilmiş bir “Olgun şıra” olarak görmekten hiç geri durmuyordu.

Sezai Karakoç, toplumunun yaşadığı bozgunun sebeplerini belki de metafizik bağların kopmasında, bunun sonucu olarak da batılılaşıp materyalizme kaymasında arıyordu. Oysa Akif bu toplumun metafizik ilgilerinin, mistik bağlarının çürüklüğünden, sorgulanması gerektiğinden sözediyordu.
Kuşkusuz Sezai Karakoç’un salt mistik bir şair olarak görmek ve değerlendirmek yanlış olacaktır. Çünkü O’nun çağdaş İslâmî sosyal-siyasal sorunlar üzerinde kafa yormuş bir düşünür olarak da kimi eserler verdiği bilinmektedir. Bu yüzden şiirinin iç çelişkilerini, mensubu olduğu toplumun bir yansıması olarak da alabiliriz. O’nun şiiri doğu gizemciliğinin hizasında çoktandır unutulmaya yüz tutmuş bir tadı yeniden yaşatan ve gerçekten gizemli, derûnî ve şarkkârî bir şiirdir.
‘Hızırla Kırk Saat’, İslâm tarihine tutulan bir ayna niteliğindedir. Ya da çağdaş bir mevlid.. Ama yalnızca son Resulûllahın doğumu ve teşrifi için değil, İslâm’ın doğuşu ya da Kur’an’la tamamlanışı üzerine yazılmış bir mevlid. İslâm’ın ilk tarihine, önceki resullere de göndermeler yaparak ilerleyen bir mevlid.
Hz. Adem’den beri İslâm tarihinin kronolojik olarak önemli dönüm notalarına, peygamberler tarihine işaretlerle birlikte bu destan, Mehdinin gelişi ve Müslümanları kurtarışı mitolojisine kadar uzayıp gider. Tadına doyum olmayan şiirsel güzelliği, sağlıklı İslâmî motifler yanında kimi zayıf rivayetlerden şiire medet arama girişimlerine kadar her yönüyle gerçekle mit arasında yoğun med ve cezirlere sahne olan bir şiirdir bu.

“Hızırla Kırk Saat” İslâm tarihinden pasajlar, motifler sunarken, Anadolu mitolojisi ile ilgisini hiç kesmez. Her vesile ile Anadolu insanının İslâm’a, İslâm tarihine, İslâmî olan her şeye bakışını yorumlar. İslâmî Türk kültürü ve uygarlığına ulaşır.
“Hızırla Kırk Saat”i okurken onun İslâm tarihine tuttuğu projektörün aydınlattığı yerde, kimi mekân ve insan isimlerine rağmen, dolaşıp duran bir Anadolu ruhunu her zaman görmek, hissetmek mümkün. Hızır, yalnızca Hz. Musa’ya, imtihan için Allah’ın gönderdiği bir “Kul” değildir sanki. Bir semboldür. Anadolu mitolojisinde daha değişik anlamlar ve ödevler üstlenmiş, hep yaşayan, hiç ölmeyen bir mehdi’dir adeta. İslâmî sıhhati her zaman tartışılabilse de Hızır bir Hızır kuşağı prototipi mi acaba? Mehmed Akif’teki Asım’ın rolünü üstlenmiş bir sembol mü? Halkın kendi gayretsizliği, tenbelliği ve yanlış tevekkülüne karşı uydurduğu bir ilâhî kurtarıcı mı? Halkın çaresizliğine yetişmesini umduğu-beklediği bir Allah eri mi? İslâm öğretisinde böyle bir beklentinin sıhhati tartışılır. Ama ne yazık ki halkın hülyalarına ve itikadına oldukça sıkı ve sağlam yerleştirilmiş bir motiftir bu Anadolu’da.

“Hızırla Kırk Saat”in tarihsel içeriği yanında “Taha’nın Kitabı”, şairin kendi çağına tuttuğu bir ayna, bir projektör ödevini üstlenmiştir. İslâm’ın zengin tarihsel mirasına sahip, çeşitli uygarlıklar yaşayıp sonunda yorgun ve yenik düşmüş bu uygarlığın bireylerine bir manifesto sunmaktadır sanki. Hızır’ı Allah’ın seçtiği farzedildiği için bu kez sıradan bir doğu prototipi, ya-ni Taha seçilmiştir ana motif ve sembol olarak. Taha bir değişime uğramıştır, ayırdında olmadan uğramıştır üstelik. Şeytanla, yarasalarla, alkadınları ve bilumum ejderhalarla müthiş bir savaşa tutuşmuştur. Taha yeni çağın, doktorun, şeytanların karşısındaki savaşında oldukça yorgun ve bitkin düşmüş, yenilmiştir.
Önce evini yitirmiştir Taha. Bu ev bir bakıma bütün bir vatandır. Ev ölmüştür. Başkaları (batı) evi tutsak etmiştir. Ev artık topyekun batının toplama kamplarına hem de gönül rızasıyla akın akın koşup gitmektedir. Yani ev bir açıdan kendi kendini öldürmektedir. Bu intihara, evi, dünyevî bir muştu, şeytani bir muştu ikna etmiş, aldatmıştır:
“Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere
Anne gitti ve sular buruştu testilerde”
Bu anne, Anadolu olmasın? Ve bu annenin “doğar doğmaz âyetlerle karşılanan çocuğu” yoktur, hiç doğmamaktadır artık.
Mecnun gibi çılgın arayışlar ardındadır şimdi Taha. Başını taştan taşa vurup dolanmaktadır dervişane. Eyüp Sultan’da, sabır kentlerinde çareler aranmaktadır. Öyle ki kimi geçici onarımlar geçirir, ama “onarılan saat artık eski saat değildir. Şiddetli-ateşli hastalıklar yaşar bu arada. Sürekli geç-mişi ansır. Bir ilk ölümü tadar. Ölümü tadar ki sonunda dirilsin, yeniden dirilişi yaşasın. Bu diriliş bir farkına varış, geçmişle bütünleşiş “Dört melek ve Kur’an’la” diriliştir.

Sezai Karakoç’un şiirini derinlemesine tüm boyutlarıyla kavrayabilmek, yakalayıp anlatabilmek kolay bir iş değil, demiştik. Biz bu çalışma çerçevesinde, Karakoç şiirindeki İslam olgusunun mahiyetini irdelemeye çalışıyoruz. Yoksa O’nun şiir sanatı hakkında konuşmak, uzmanlık ister.

Karakoç’un dirilmesini umut ettiği Taha, hem derviş hem devrimci olabilmenin iç çelişkisini yaşayan hem de günümüzde yaşayan doğulu bir tiptir. Batı karşısındaki komplekslerini ancak olağanüstü tevekkülüyle yenebilecektir. Oysa bu değişim, ülkede ve dünyada hızla devam etmiş, yeni Müslüman kuşağı Taha’dan biraz daha az derviş ama daha devrimci karaktere sahip yetiştirmiştir. Yani Karakoç’un önerisine uyarak “Şeyhe yaklaşan bir mürit gibi” olmaktan özellikle sakınmaktadır artık yeni kuşaklar. Eski ku-şaklarca da bu tutumları terbiyesizlikle, batı etkisinde kalmakla suçlanmaktadır. Sezai Karakoç Tekke-Medrese ve Eski-Yeni çatışmasında reyini Tekke ve Eski yönünde kullanmaktan hiç kaçınmaz. Hatta konuyu fazla tartışmaya hiç yanaşmaz. Doğru, kendisinin saptadığı istikamettedir. Sürer atını bu istikamette; kulak asmaz hiçbir muhalefete.. Bu yüzden olsa gerek tipik Türk eğilimi gibi peşin ve çabuk kabullerin şiiridir O’nun şiiri. İnkâra pek yer yoktur. İnkâr, O’na göre, adeta her zaman menfidir. Kabul’deki yumuşaklık inkâr’da yoktur.
Sezai Karakoç’un şiiri iki ana damardan akıp gider. Biri bağımsız şiirlerini topladığı Körfez, Şahdamar, Sesler ve Şiirler IV adlı kitaplarında toplanmıştır. Daha çok insan tekinin yaşama serüvenine yönelik, bireysel sorunlara eğilmeleriyle dikkatleri çeken çalışmalardır. Öteki tür şiirleri Hızırla Kırk Saat, Taha’nın Kitabı, Gül Muştusu, Ayinler ve Leylâ ile Mecnun deyim yerindeyse destansı, öz ve biçim olarak geleneksel yapıya yaslanan, bağımlı yahut bağlantılı şiirlerdir.

Bu, O’nun şiirinin ne denli zengin malzemeye ve güçlü soluğa sahip olduğunu göstermektedir. O’nun şiirinin beslendiği damarlar, insanlığın yara-tılışından, yani İslâm’ın en eski tarihinden Hz.Adem’den başlayarak sürüp gelen ve kaynağı doğulu olan tüm beşeri serüvenleri kapsar. Bu serüven içinde Anadolu, Anadolu içinde de Güney Doğu Anadolu insanı özel bir yer tutar. Bununla birlikte doğu ile batı arasındaki yahut hak ile bâtıl arasındaki ezelî çatışmayı hiç ihmal etmeksizin sergiler ve doğu lehine tezler, savunmalar ortaya koyar.
Sezai Karakoç’un şiirine gerçekten tüm bir İslâm tarihi, tüm bir Müslüman Türk tarihi imgeler, değinmeler, imajlar, çağrıştırmalar, anıştırmalar halinde serpiştirilmiştir.
Kısacası O’nun şiir malzemesi için bitmez tükenmez bir kültür kaynağı mevcuttur. Belki bu yüzden -bizce- çağdaşı öteki şairlerin tümünden daha uzun vadeli bir şiiri üretmiştir işte. “Gül Muştusu” adlı eserinden seçilmiş birkaç dize zikretmeden geçemeyeceğim:
“ îlgim yok benim bu erken ağarmış suçlarla”
“Ah yüzü kurumuş bir bağın çalı çırpısına dönmüş
yaşlı kadınlar korusu”
“benim kadınlarım
konuşmamaları bile bir tarih olan”
“bir ilgi var ölenle bulut
doğanla güneş arasında”
“baharın salavatı güller”
“Yıldızlarının yere yakınlığından
fazlalaşmış akıl hastalan”
“ve dağa ılık bir banyo ikindi”
Bizce Sezai Karakoç’un en gündelik, en sıradan şeyler üzerine söylediklerinde bile, en genel, en herkese göre olan duyguların altında bile ya İslâmî, ya doğulu, ya, Anadolu’lu ya da taşralı bir ilgiyi, bir bağlantıyı hemen yakalayabilirsiniz. Yukarıdaki dizeleri örnek olsun diye rasgele seçtim.
Sezai Karakoç ellili yıllardan seksenli yıllara değin sürdürdüğü şiir çalışmalarında, kendi stilini oturmuş ve belli bir düzeyi her zaman muhafaza etmesini bilmiş, gelişim çizgisinde önemli sapmaları olmayan ender şairlerden birisidir. Yaşamı, düşü ve hülyalarıyla çizdiği insan tipi, bozgunun şaşkınlığını, fethin sarhoşluğunu yasayan kendi halkıdır.

İlk şiirlerinden son şiirlerine değin vurucu gücünü yoğunlaştırıp hep hedeflediği noktayı dövmüştür. Örneğin “Şiirler IV” kitabında yer alan ve belki Karakoç’un son bağımsız şiirleri içinde en başarılısı olan “Fecir Devleti” O’nun şiirinin, dünya görüşünün bir bakıma bir özeti niteliğindedir.
Karakoç “Fecir Devleti” şiirinde ilkin ulusunun bir bozgun sonunda bo-yunduruğuna teslim edildiği yabancı bir uygarlığı (“Fırtına öncesi bir uygarlık”) yargılar. Sonra kendi halkının hakikatini saptar:
“Halkım yalnız iki duyguyu tanıdı
Ya birini yaşadı ya öbürünü yaşadı
Fetih veya bozgun.”
Şair, Yahya Kemalle “Bozgunda bir fetih düşü” gören ulusunun, bir gün ortaya çıkıveren (nasıl olacaksa) birileri tarafından kurtarılacağına, yeni fetihler yaşayacağına yürekten inanmaktadır:
“Bir fecrin erleri
Batmış medeniyetimizin
Ruhumuzun arkeologları
Çıkıp çıkıp bir lânetli geceden
Geliyorlar”
Onlara o erlere “ışık tut rabbim” diye yalvarır.
“Kur’anın aydınlığını yay gönlümüze
Peygamber duasını eş et bize…”
Şair bu ve benzeri düşleri görmekten her zaman hoşnuttur. Toplumunun yabancı boyunduruğundan kurtulacağına yürekten inanmaktadır. Şair zaten her şeye inanmaktadır. Umutlu değildir pek, çok zaman kötümserdir, ama inanmaktadır. O’nun şiiri sadece içinde İslâmî imajlar taşıyan bir şiir değil, baştanbaşa İslâmî özlemlerle bezeli bir şiirdir. Ancak bu özlem zaman zaman bir geçmişe özleme dönüşmekte, hiç de İslâmî olmayan belki biraz Türk karakteri taşıyan kimi unsurları da içine alabilmektedir. Halkının masum olduğuna inanan bir şair için doğal bir tutum olsa gerek bu. Çünkü suçlu, Batıdır, sömürgecilerdir ve yeni olan her şeydir. Bazan geçmişin kabahatlerine de yaklaşacak olur şair. Ama bunun üstünde fazlaca durmaz. Çünkü O’na göre şu anda karşıdaki düşmanı, yabancı’yı hesaba çekmeli, onu yargılamalıdır.

Şairin bu nostaljik tepkisi herhalde daha çok tartışmalara neden olaçaktır.
Yoğun bir gelenekçi muhteva ile en çağdaş, en modern şiir biçimi ve dilini yan yana düşünebilmeye alışmalıyız Sezai Karakoç şiirini anlayabilmek için. Bu bakımdan Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde, Müslümanların şiirini çağdaş standartlar düzeyine eriştiren hatta zaman zaman onu aşan, ona yol gösteren bir şiirdir O’nun şiiri. Hayat ile sanatı, sanat ile şiiri bütünleştiren, bunun tevhidini yaşatan bir sür.
“Hiç evlenmeyecek olan onlardır” der, Karakoç bir dizesinde.
Kimler?… Şairin kendisi, melekler ve Hızır mı?
Onun şiirindeki “Suna” da “Leylâ” da hep aynı imajdır. Fakat nedir bu imaj? Platonik aşkın tanımladığı gibi insandan Tanrı’ya bir geçiş, bir Vahdet-i vucûd mu?..

Evet biraz Hallaç, biraz Muhiddin, Mevlânâ ve Yunus… işte şairin etki kaynakları…
Açık söylemek gerekirse O’nun şiirindeki mistisizmin tutulacak bir yanı yoktur. Ama böylesine bir ortamdan “Diriliş muştusu” gibi bir direnişi üreten ve öneren öncü tutumunu da unutmamak gerekir. Umulur ki sonraki kuşaklar bu dinamizme yaslanarak daha taze ve yeni ve daha sağlıklı İslâmî yorumlara ulaşabilsinler.
Sezai Karakoç şiirinin seyir çizgisini oluşturan eğri, bizim taraftar olmadığımız bir eğilim göstererek düşüş yönüne doğru ilerler. O’nun başlangıçtaki şiirleri daha kavgacı ve dirençli iken, bu direnç, sonraki şiirlerinde giderek kırılır. Şair sanki bu kırıklığı gizlemek için mistisizme ve yanlış bir tevekküle biraz daha yaslanır. Umutsuzluğu artar. Ama bazan bir umut patlaması da gözlenir. Fakat ikisi; umut da, umutsuzluk da mübalağalıdır. Sahici bir mecnunlaşmayı yaşıyordur şair adeta. Kolu kanadı kırık, bir lokma bir hırkaya razı ve azıcık direnç yerine kucaklar dolusu bedbinlik, gözü yaşlı yakarışlar, çabuk teslimiyetler şairin duçar olduğu duyarlıklardır. Kuşkusuz şair Allah’a sığınmayı ve yakarmayı hayatının ve şiirinin hiçbir döneminde terketmemiştir, ihmal etmemiştir. Ama şiirinin gelişim çizgisi kavgayı mücadeleyi terkedip, Leylâ’sını aramaya bile artık bir son verip, uçsuz bucaksız çöllerde hedefsiz dolaşmayı daha çok tercih eder gibi gözüktü bize. Bunu en son şiir kitabı “Leylâ ile Mecnun”dan çıkarsamamız mümkün. Gerçekten “Leylâ ile Mecnun”un O’nun en son kitabı olması bu konuda manidardır.

EY YAHUDİ
Nihayet Mescid-i Aksa’yı da yaktın ey yahudi
Asırlardır insanlığın ruhunu yaktığın gibi ey yahudi
Aya çıkarak göğe çıktığını sandın ey yahudi
Göğe çıktığına inanır inanmaz
Büyük Peygamberin göğe çıktığı yeri yaktın ey yahudi
Mescid-i Aksa’yı yaktın ey yahudi
Daha doğrusu yaktığını sandın ey yahudi
Senin yaktığın gökteki Mescid-i Aksanın ancak
gölgesidir ey yahudi
Senin yaktığın Mescid-i Aksanın ruhu değil,
Taş, toprak ve ağaçtan işaretidir ey yahudi
Ölüler gibi donmuş bizlere de
Belki Mescid-in ateşinden bir köz düşer de
Buzlarımız çözülür ey yahudi
Sen vaktiyle peygamberlere ihanet ettiğin gibi
Şimdi de
Onların en büyüğünün miraca çıkış noktasına
Göğe yükseliş noktasına ihanet ettin
Sen asıl kendi kurtuluşuna ihanet ettin
Mescid-i Aksanın ruhu yakılmaz
Yakılan ancak taş ve topraktır
Sen asıl kendini yaktın ey yahudi
Sen ancak kendi ruhunu ateşe attın
Cehennemleştirdin kendini ey yahudi
Kudüs’ü aldıktan sonra
Gazzede yapmadığın işkence kalmadıktan sonra
Demek Mescid-i Aksayı da yaktın ey yahudi
Utanmazlığını en son uca çıkardın
Tanrıdan çekinmediğini
İnançsızlığını
Kara yürekliliğini
Zulüm aşkını
Bir kere daha ilan ettin
Hakettiğin cezayı en şiddetli bir şekilde çekeceksin
ey yahudi
Sen kutsal Kudüs’ün ruhuna ihanet ettin
Peygamberlerin dediği bir kere daha olacaktır.
Sana haber verilen cezalar bir kere daha gelecektir
başına
Sen Süleyman Peygamberin ruhunu incittin ey yahudi
Davut Peygamberin ruhunu sarstın ey yahudi
Zebura ihanet ettin ey yahudi
Tevratın ve Zeburun
Musanın Davutun Süleymanın
Ve bütün kitapların ve bütün peygamberlerin
Gelmesini bekledikleri
Geleceğini haber verdikleri
Ve bütün kitapların ve bütün peygamberlerin
Evrene, insana, yere, göre ışık saçan
Büyük Peygamberin ayak bastığı yere
İmam olup bütün peygamberlere
Namaz kıldırdığı yere
İhanet ettin, aklınca hakaret ettin ey yahudi
Hakettiğin cezayı en şiddetli bir şekilde
çekeceksin ey yahudi
Büyük Peygamberin haber verdiği gibi
Sen cezanı çekerken
En vahşi taşların arkasına saklansan bile
Taşlar olduğun yeri haber verecek
Çünkü sen taşı bile yakacak kadar kinlisin ey yahudi
Sana hiç bir zarar vermemiş bir ümmet için
Sıkıştığın her sefer seni kurtaran
Seni koruyan
Acımasından ötürü senin kendisine sığınmanı
kabul eden
Kerim, cömert, mert bir ümmet için
İnsanlığın son ümidi bir ümmet için
En büyük kini duymaktasın
O fakir de olsa uludur
O mazlumdur
Sen onun ululuğunu ve mazlumluğunu, hakikat
taşıyıcılığını kıskanıyorsun ey yahudi
Bir gün gelecek azgınlığın sona erecektir
Kutsal Kudüs kurtulacak
Mescid-i Aksayı bu ümmet altından ve zebercetten
ve yakuttan
Yeniden yapabilecek bir kudrete erecektir
O gün Tanrının azabı senin için şiddetli olacaktır
Biz istesek bile seni ondan kurtaramıyacağız ey yahudi
Bize bu yapılanı yapan sen değilsin
Biz kendi cezamızı çekiyoruz
Sen de bir gün kendi cezanı çekeceksin ey yahudi
Sana yeryüzü lanet edecektir
Sana gökyüzü lanet edecektir ey yahudi
En kısa zamanda tövbe yolunu tutmazsan ey yahudi

SEZAİ KARAKOÇ – (DİRİLİŞ DERGİSİ SAYI:1 1969)

SEZAİ KARAKOÇ’UN ESERLERİ

Şiir
ŞİİRLER I: Hızırla Kırk Saat
ŞİİRLER II: Taha’nın Kitabı/Gül Muştusu
ŞİİRLER III: Körfez/Şahdamar/Sesler
ŞİİRLER IV: Zamana Adanmış Sözler
ŞİİRLER V: Ayinler
ŞİİRLER VI: Leyla ile Mecnun
ŞİİRLER VII: Ateş Dansı
ŞİİRLER VIII: Alın Yazısı Saati
Hikaye:
HİKAYELER I: Meydan Ortaya Çıktığında
HİKAYELER II: Portreler
Piyes:
PİYESLER I-ARMAĞAN
Çeviri şiir:
BATI ŞİİRLERİNDEN
İSLAMIN ŞİİR ANITLARINDAN

Düşünce
Ruhun Dirilişi- Kıyamet Aşısı- Çağ Ve İlham I-Iı-Iıı-Iv- İnsanlığın Dirilişi-Yitik Cennet- Makamda- İslamın Dirilişi- Gün Dönümü- Diriliş Muştusu- İslam- Diriliş Neslinin Amentüsü- İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü – Düşünceler I- Dirilişin Çevresinde- Fizikötesi Açısından Ufuklar Ve Daha Ötesi I-Iı-Iıı- Yapı Taşları Ve Kaderimizin Çağrısı I-Iı- Unutuş Ve Hatırlayış-Varolma Savaşı

Deneme:
Edebiyat Yazıları I
Edebiyat Yazıları II
Edebiyat Yazıları III

İnceleme:
Yunus Emre
Mehmed Akif
Günlük Yazılar
Farklar
Sütun
Sur
Gün Sati
Söyleyişler
Röportaj:Tarihin Yol Ağzında
Konferans:Çıkış Yolu:Ülkemizin Geleceği
Çıkış Yolu-Iı-Medeniyetimizin Dirilişi
Çıkış Yolu Iıı-Kutlu Millet Gerçeği

Sayın Karakoç’un Aldığı Ödüller:
1968 Milli Türk Talebe Birliği Milli Hizmet Madalyası
1970 Sürgündeki Macar Yazarları Gümüş Madalya Ödülü
1982 Türkiye Yazarlar Birliği Hikâye Ödülü
1988 Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü
1991 Dünya Sanat ve Kültür Akademisi Ödülü

—————————————————

SEZAİ KARAKOÇ VE SANATI ÜZERİNE

Ahmet İskender

“Sanat tutumum, genel dünya görüşümün bir bölümünden başka bir şey değildir. Onu bir sesin, yeni bir sesin sırtına yüklemekten ibarettir. Benim şiirim, aşk, hürriyet, yaşayış ve ölüm gibi varolmanın dinamitlendiği noktalardaki trajik espriyi, irrasyonele ve absürde bulanmış (MUTLAK)ı zaptetmektir. Gittikçe şiirde bunu yapmak istiyorum.” 1

Orhan Veli ve arkadaşlarının şairâneliği alay konusu yaparak, vezinsiz, kafiyesiz, teşbihsiz, mecazsız, sıfatsız, musikîsiz, resimsiz, basit, alelâde olayların anlatıldığı bir şiir akımı kurduğu ve bu akımın 1940-1960 yılları arasında Türk Edebiyatı üzerinde hükümran olduğu yıllarda, ilk ürünlerini vermeye başlayan Sezai Karakoç, ilk şiirlerinden itibaren farklı bir şiir anlayışının sahibi olduğunu gösterir.

Sezai Karakoç’un 1952 yılında henüz 19 yaşında iken kaleme aldığı “Monna Rosa” adlı şiiri, edebiyat dünyasının bu çalkantılı döneminde yazılmıştır. Karakoç, Monna Rosa’yı yazış sebebini şöyle açıklar: “Orhan Veli akımı bir sel gibi edebiyatımızı kaplamış, okul kitaplarında henüz Yahya Kemâl’in saltanatı devam ediyorduysa da piyasayı Orhan Veliciler istilâ etmeye başlamıştı. Yaşlılar, Edebiyat Fakültesi profesörleri, makalelerinde Yahya Kemâl’den bahsediyorlardı ama, dergilerde gençler Orhan Veli ve arkadaşlarının açtığı çığırdan giderek, tüm geleneksel şiir değerleriyle ilişkilerini kesmiş bulunuyorlardı. ‘Şairânelik’lik hor görülüyordu. Ataç da gençlerden yanaydı. Şahsî beğenisi sebebiyle yeri gelince Divan Edebiyatından bazı beyitler tekrarlamaktan hoşlanan Ataç, tüm kalemini bu yenilerin savunmasına vermiş gibiydi. Hececiler susmuş, hecenin kırılışını temsil eden Fazıl Hüsnü ve Cahit Sıtkı gibi şairlerde Orhan Veli akımına uyum sağlama çabasına girmişlerdi. Edebiyatımızın ‘gül’, ‘bülbül’ gibi mazmunları alay konusu olmuştu. Bütün değerler yere serilmiş gibi gözüküyordu. Kadın: ‘tak takıştır, sür sürüştür. Muhallebiciye gel, piyasa vakti’ çerçevesinde algılanıyordu. Ben hecede ısrar ediyordum. ‘Gül’ kavramını yeniden diriltmenin gereğini düşünüyordum hep. ‘Monna Rosa’ (Mona Roza) böyle doğdu. Modern bir Leylâ ile Mecnun denemesiydi bu.” 2

Monna Rosa, siyah güller ak güller; / Gülce’nin gülleri ve beyaz yatak. / Kanadı kırık kuş merhamet ister; /Ah,senin yüzünden kana batacak,/ Monna Rosa, siyah güller, ak güller! /…/

Zambaklar en ıssız yerlerde açar. / Ve vardır her vahşi çiçekte bir gurur / Bir mumun ardında bekleyen rüzgar / ışıksız ruhumu sallar da durur / Zambaklar en ıssız yerlerde açar./…/

Monna Rosa

İlk şiirlerini hece ile yazan Sezai Karakoç, daha sonra serbest tarza yönelir. Bu tarza yönelmesinin sebebini ise şöyle açıklar: “Ben sevmezdim Orhan Veli’nin tarzını, tutumunu. Yani akımını. Serbest şiire geçişim sanılır ki, Orhan Veli akımının etkisiyledir. Gerçek hiç de öyle değildir. Ben, tüm dünya şiirinin serbeste geçmesi sebebiyle heceyi bırakmak zorunda hissettim kendimi. Benim şiirim tümüyle, Orhan Veli akımına karşı çıkıştır bir yanıyla.” 3

Orhan Veli akımının getirdiği 40′lı yılların şiiri, Sezai Karakoç’a göre “şiir değil, deniz seviyesinde, sıfır düzeyinde şiirin bir süre yerde sürünmesi olmuştur.” 4 Ona göre edebiyat dünyamızsa asıl gerekli olan “eski şiirimizin ruhunun, algılanmasının, şiire bakışının yeniden dirilişiydi. Biçimlerin ve mazmunların aynen alınışı, kullanılışı değil, onların bugünkü şartlarda doğurması gereken şekilleri. Yani, şiir, arûzla olmak zorunda değil, ama, arûz ruhu ve yankısından sesler getirmeli; gül, bülbül, şarap, sakî, rakip gibi mazmunların kullanılması yenilenmeli, ayrıca çağımızda bunlara karşılık, yeni mazmunlar doğurmalı idi. Epik türde de, destanlar, yeniden yazılabilmeli ve günümüz insanı onu okumalıydı. Ya da onlardan esinlenerek epos, yeniden üretilmeliydi.” 5

İlk şiirlerinden başlayarak son şiirlerine kadar hem önceki kuşak şairlerinden ve hem de kendi kuşağından farklı bir yol tutan Sezai Karakoç’un şiiri, Mehmet Kaplan’a göre bir zamanlar faşist olduğu iddia edilen Ezra Pound, katolik Fransız şairi Paul Claudel, Amerikan menşeli dindar ve muhafazakar piyes ve tenkit yazarı T. S. Eliot modern üslûbun öncüleri ve en büyük temsilcileridir. Sezai Karakoç’un şiiri bu bakımdan dikkat çekicidir. O, Cumhuriyet devrinde birbiriyle çatışan iki aslî temayülün ikisinden de ayrı, kendisine has bir yol tutturmuştur.6 Ahmet Kabaklı’ya göre ise Karakoç, getirdiği bu yeni şiir üslûbuyla “İslâm-Türk inançlarını timsaller ve taze özlerle yüceltmenin gayreti içindedir. Eşya’dan ve hayattan felsefeye (metafiziğe) yönelerek bir yandan Necip Fazıl’ı, ayrı bir özde sürdürüyor. Bir yandan bütününe yaydığı Anadolu kasabası ruhunu, töreleri ve inançları ile yeniden değerlendirerek sembollere bağlı, mistik memleket şiirinin örneklerini veriyor. “Türküler içinde en senin olan” dediği şiiri bulmak istiyor.” 7

Sezai Karakoç’un getirmiş olduğu bu orijinal şiire, geleneğin etkisi, geleneğin diğer şairlere olan etkisinden farklılık arzeder. Karakoç’un denemeleri “İslâm sanatçılarının tarihî ürünlerinden değil, prensiplerinden hareket etmek ve bu prensipleri çağın şartlarında yeniden yorumlayarak modern bir şiir ortaya koymak şeklinde özetlenebilir.” 8 “Bir bakıma Sezai [Karakoç'un şiiri] divan edebiyatımızın da modern anlamda dirilişidir.(…) Yahya Kemâl’le tükendiği farzedilen divan edebiyatımıza ait mazmunlar ve motiflerin bir devamı olarak kabul edilebilir.” 9

“Türk şiirinin tıkandığı bir dönemde, Tanzimat’tan beri göz ardı edilen, umursanmayan, hatta küçümsenen, hor görülen değerler/değerlerimiz ve Klâsik edebiyatın şiir ufku, bakış açısı Hızırla Kırk Saat’le birlikte yeniden gündeme gelmiş, dikkate alınmış, gözler önüne konmuştur.” 10 Sezai Karakoç, bu şiirinde kendisine bilinçli olarak yol göstermesi için İslâm kültüründe sırrî ve semavî bir yeri olan Hızır’ı seçmesi çok anlamlıdır ve önemli bir yeniliktir.

Sezai Karakoç, Tahanın Kitabı adlı eserindeki şiirinde ise destan kahramanı olarak seçtiği Taha’ya bazı ödevler yüklemesinin sebebi “geleneğin, İslâm kültürünün bir kez daha dirilmesini”11 sağlamaktır. Taha tiplemesi ise ilk defa kullanılması itibariyle yeni ve orijinal bir tiptir.

Karakoç’un özlediği ülkenin ve Medeniyetin nitelikleri üzerine söylediği “Gül Muştusu’nda gülün ardındaki bütün kültür modern şiire başarıyla taşınır.” 12 Her eserinde unutulmuş bir değeri yeniden dirilten Karakoç, bu şiirle birlikte “klâsik şiirimizin en önemli mazmunlarından biri olan gülü yeni ve çağdaş bir anlamı çağrıştıracak bir şekilde modern şiirimize kazandırmış, onu şiirimizin odağı yapmıştır.” 13

Zamana Adanmış Sözler adlı kitabında yer alan “Fecir Devleti” şiirinde Uygarlığın birikimiyle yoğrulan Türk Ulusu gerçeği vardır. Bu şiirde “tarih ve uygarlık sadece şiiri zenginleştiren donuk, ölü birer kültürel unsur değildir. Şiir ve şair bu uygarlıkla, bu tarihle çok canlı, organik, yapmacıksız bir şimdiki zamanı yaşamaktadır.” 14 Yine bu kitapta yer alan “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” adlı dört bölümden oluşan şiirinde ise “Kutlu Peygamberin insanlığa miras bıraktığı İslâm Uygarlığı’nın çağımızda sürgün edilişine yakılan bir ağıt sesi duyulur. Bir özlem ağıtı olan şiirde “dualist” yapı ve imgelerin çağrışım zenginliği, çağdaş bir kaside gibi ona na’t vasfı da kazandırır.”15

Tamamen mesaj yüklü olan şiir okuyucuyu her yönüyle etki alanına alır ve onu umutsuzluktan umuda götürür.

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin de üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa da ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsümde sürgünümü çağıran bir damar vardır
Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
Ey sevgili
En sevgili
Şiirler IV s.56

Karakoç “Ayinler” adını taşıyan beşinci eserinde ise “uygarlık yaşantımızın kaynaklarından günümüze kadar akıp gelen derin şiir tecrübesini çağdaş bir uygarlık içinde algılamış ve yeni bir dilin imkânlarına kavuşturmuştur.(…) Bu şiirlerde kelimeler günlük kullanım ve değerlerinden sıyrılır, şiirsel yaşantı düzeyinde yepyeni bir kimliğe bürünürler. Şiirlerde içerik yoğunluğu, kelimelere sanki bir hayat ve canlılık kazandırır. Böylece öz biçimin içinde, biçim özün içinde erir, kaynaşmış bir bütünlük meydana getirir.” 16

Klâsik edebiyatımızın en meşhur aşk hikâyelerinden biri olan Leyla ile Mecnun’u yeniden çağdaş bir şekilde yorumlayan Karakoç, altıncı kitabı olan bu eserle de “modern Türk şiirinde mesnevinin yeniden dirilişi”ni 17 gerçekleştirmiş. “Konunun yeniden kuruluşuyla olsun, temanın gelenekleşmiş belirli çizgilerine uyuşuyla olsun şiirimizde yeni bir adım oluyor. Eserin bir başka yönü de, şiir sanatının estetik katında, bazı gerçekleşmeleri gündeme getirmiş oluşudur.(…) Bu tür yapıtlarda şair, iç ve dış öğeleri, önünde şartların bileşkesi olarak bulur. İç öğe, şairin insanlık oluşumu, dış öğe de gelenekten gelen şartlardır. Şair şiirin birikimlerini kendi yaratacağı eserde devam ettirme ahlâkını göstermelidir. …Teşbih, mecaz gibi ilk anda bilinenlerin yanında bir çok edebî sanatın Leylâ ile Mecnunda sık sık karşımıza çıktığını görüyoruz. Sehl-i mümteni, belâgat gibi daha ileri olgulara da ulaşmıştır şair. 18

Karakoç’un VII. şiir kitabında “kitaba adını veren Ateş Dansı isimli şiirindeki üç şiirin birincisinde ‘heykeltıraş için değil, ressam için değil, şair için model olmayı’ bilen kadının çağdaki yorumunu belirler. İkince şiirde teknik gelişmelere gebe olan, onlara boğulan ve boğuşan çağın, teknolojiye esir düşen çağın, ‘absürd’ bulanıklığı duyumsatılır.”19 Yine bu kitapta yer alan “Gazel” adlı şiirde de Sezai Karakoç, yeni bir dirilişi gerçekleştirmiştir. Aruzu kullanmadan yazdığı bu şiirde gizli bir aruz ahengi mevcuttur.

Rüzgar ışıdı titredi çiğ gül düştü
Tutunduğu dalı tutuşturup bülbül düştü

Geçti mi ki yeşilin sonsuzluk yüklü çağı
Kader yanardağından kızıl kara kül düştü
Şiirler VII (Gazel) , s.19

“Alınyazısı Saati” adlı şiir kitabında ise Karakoç, sosyal ve toplumsal meseleleri nesre yakın bir şiir diliyle okuyucusuna sunar. Bu eser gücünü anlamın yoğunluğundan ve söyleyişinin sağlamlığından alır. Şiirin bütününe hakim olan bir mesaj vardır. Sezai Karakoç fikrî eserleriyle anlatmaya çalıştığı düşüncelerini, şiirsel bir anlatım biçimi içinde bu şiirinde özetler.

Kendini inandığı davanın bir eri olarak gören Sezai Karakoç’a göre “bir ülküye şartlanmak, sanat eserinin estetik bir değer almasına engel değildir.” “İşte bu estetik değere ulaşmış ülküyü (ülküye alet olan sanatı değil) Yahya Kemâl, Necip Fazıl ve Tanpınar’da olduğu gibi Sezai’nin şiirinde de görüyoruz.” 20

Sezai Karakoç, “Cumhuriyet devrinde, kendi denemelerinden önce çok sapa görünen bir yol tutturmuştur: Basma-kalıplar içine hapsolmuş, kurumuş, katılaşmış din duygusunu taze bir ilhamla yeniden diriltmiştir. Onun denemelerinden sonra, henüz kemâllerine ulaşmamış olan pek çok genç şair, dinden ilham alan modern üslupla şiir yazmışlardır.” 21

Kadın’ın “fahişe” olarak şiirlerde zikredildiği bir dönemde Sezai Karakoç, kadını yeniden ideal ve muhayyel bir konuma getirmiştir. “Yataklarda ‘Kasıkları öpülen’ sabahlara kadar uyutulmayan, kucaklarda gezen dişinin yerini yeni bir ‘Leyla’ almıştır.” 22 Kadın şiire çoğunca bir melek ve bilhassa kutsal hatun ve “anne” imajlarıyla girer. Karakoç’un şiirlerinde anne ve çocuk birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Bu iki varlık merhametin ve masumiyetin timsalidirler.

Güller Leylanın uykusunda olgunlaşır
Leylanın düşlerinden renk alır kuşlar
Şiirler IV s.18

Aşk’ın algılanış biçimi de farklıdır Sezai Karakoç’ta. “Ondaki aşk evrensel bir düzeyde, madde ötesi bir bölgede, ölümsüz değerlerin geçerli olduğu bir dünya da soluk alır, filizlenir, yeşerir.”23

“Sezai’nin ki sevişme değil ‘aşk’tır. Bu aşk ‘güneyli çocuk’un masum, talepsiz, ama kesin, ama haşin sevdası, tutkunluğudur. Fuzûlî’nin aşkı gibi sanki Karakoç bu sevdadan hoşnut mu, şikâyetçi mi, mutlu mudur bilinmez.” 24

Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı
Ben aşkı göğsümde bir kurşun gibi taşıyorum.
Gelmiş dayanmışım kapısına demir sevdanın
Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum
Ben aşkı göğsümde bir kurşun gibi taşıyorum.
Seni süt içmeye çağırıyorum parmaklarımdan
Kara yılan, kara yılan, kara yılan, kara yılan
Şiirler III,s.74

Karakoç’ta ölüm, “bir ipek böceğinin bir kelebeğe dönüşmesi, bunun için bir koza örmesi, şiddetli doğum acıları çekmesi, bir eser bırakması, son olgunluğa doğru ilerleyiştir.” 25 Ölümü metafizik bir anlayış içerisinde açıklayan Sezai Karakoç’un şiirlerinde “ölüm”, yeniden dirilmeye başlar. “Karakoç’ta ölüm bir çürüme, bir maddeye dönüşüm değildir. Melekler vardır. ‘Sûre’ler vardır. Dünyanın ötesi ve hayatın ötesi vardır. Ölümün ötesinde yaşama vardır ve bu yaşama güzel, uysal, iyidir.” 26 “Ölümü ‘metafizik bir süpürge’ sayan Sezai Karakoç, derinlerde kurulan bir ilgiyle ölümün ‘diriltici’ vasfından söz eder. Kurumuş dudakları, kapanmış gözleri ölümle açmayı; öleni ‘ölümle diriltme’yi dener.”27

Ölümle sağ tutmak sağ olanı
Ölümün ışınıyla görmek
Karanlık gecede
Kara taştaki
Karakarıncayı
Şiirler I, s.54-55

Sezai Karakoç’un şiirlerinde çok geniş bir mekan vardır. “Kasabadan başlayarak, çıkış noktası olarak kasabayı alarak, gittikçe genişleyen bu mekan boyutu, Anadolu’ya, sonra bir zamanlar onunla kan bağı bulunan coğrafyalara uzanarak bütün bir İslâm coğrafyasına açılır.” 28

Metafizik ve soyut da şiirinde baş köşeyi alır. “Karakoç’un şiirindeki metafizik, dinle içiçe olan dinden kaynaklanan bir metafiziktir. Bu şiirde “din-metafizik-uygarlık” üçlüsü birbirine kopmaz bağlarla kenetlenmiş, birbiriyle içiçe geçmiş şekilde karşımıza çıkar.” 29 Bu konuda Sezai Karakoç’un kendi görüşü ise şöyledir: “Bizim metafiziğimiz; Tanrı ve ahiret inançlarıyla şahdamarında gürül gürül canlı kan akan bir metafiziktir; İslâm Uygarlığı’nın temel ilkesi olan mutlaklık âleminin dünya penceresinden görülen manzarasıdır. Bu dünya, aslında o dünya metnine bir çıkma, bir dipnotudur. (…) Fizikötesi, hayatın içindendir.” 30 Fizikötesine uzanırken “gizlenen bir şair değil”dir o. “Çünkü bütünüyle bugünde yaşamaktadır Karakoç ve ancak buradan geçilebileceğini söylemektedir bir başka uzam-zamana.(…) Gizemli ile olağanın, soyut ile somutun bu birlikteliği Karakoç’un belirgin özelliklerinden biridir.” 31

Ve sen şairsin kelimeler ülkesindeki bilge
Şiirler VII, s.13

Sezai Karakoç’a göre: “Şair üzerine arı oğulu konmuş bir ağaçtır. Oğul, kelimeler. Her kelime bir duyguyu, düşünceyi vızıldar durur. Şair kelimelerin büyük uğultusu içindedir daima.(…)

Şiirin birimi şiirdir. Onu biçim (şekil) ve öz (muhteva) diye ikiye ayırmak sadece poetikada olabilir. Yoksa biçim ve özü şiirden yarı ayrı çekip çıkarmak mümkün değildir. Kendine mahsus bir özü olamayan şiirin biçimi de yok demektir. Var gibi görünen ses ve geometri, sadece boş bir kalıptan başka bir şey olamaz. Nasıl ki maskeye de insan yüzü denemez. Öte yandan, biçimi olmayan şiirin özü de yok demektir. Yüzü olmayan insan olmayacağı gibi, şekilsiz şiirde olamaz. (…)

Bir şiirin içindeki kelimeler, artık bildiğimiz, mücerret, kelimeler değil, ‘şiirin kelimeleri’dir. Şiirin içinde yeni bir varlığın şartlarıyla vardır onlar… Şiirin iç mantığı onları öyle farklı açıdan tuttuğu ışıkla aydınlatmalıdır ki, onlar bütün alelâdeliklerini yitirmişlerdir. Bir bayram sabahı, bir çocuğun yüreğindeki sevinç ve yüzündeki mâsum pırıltıdır bu kelimelerin yüklendiği duygular.(…)

Şair, kafasına üşüşen kelimeleri çarmıha gere gere ve kendisi de o kelimelerle birlikte gerile gerile, doğum acıları içinde kıvrana kıvrana, şiirini biçimlendirir. Şiir, ebedî biçimini bulduğu ân, oluş bitmiştir, metamorfoz başlamıştır. Arı ve ipek böceği geride kalmıştır. Bal ve ipek hazırdır. Şiir tamdır.” 32

Sezai Karakoç’un poetikasından alınan, şiirde şekil hakkındaki bu düşünceleri, aynı zamanda kendi şiirinde şekle verdiği önemin göstergesidir.

Gülle başla şiire atalara uyarak
Ey şair kelimeler ülkesine gir gülle

Her kelime gönlünde kan kırmızı bir şafak
Kafiye olmak için yaratılmış bülbüle
Şiiler IV, s.57

“Karakoç, biçim değiştirmekle şiir yeniliği olmayacağını düşünüyor. Yenilik şiirin özünde olur ve her öz yeni bir biçim yaratır. Bu yüzden öze olduğu kadar biçime de önem vermektedir. Mısrada bütün gücünü koymaktadır. Mısraı güçlü kılmak için, kafiyeden, iç kafiyeden, tekrardan, kelime oyunlarından ve başka âhenk unsurlarından yararlandığı hatta, Divan şairleri gibi kelime oyunları yaptığı görülmektedir. 33

Sezai Karakoç’un kelimeleri bir fırça gibi kullanarak canlı tablolar çizdiğini belirten Erdem Bayazıt bu konuda şunları söyler: “Ben, edebiyatımızda şiire bu kadar kelime sokmuş bir şairi hatırlamıyorum. Hele divan edebiyatının ‘mazmun’larını, Türkçe’nin geçirdiği hızlı değişimin sonucu olan anlam bunalımını, yeni kelime yetersizliğini de hesaba katarsak, böylesine uçsuz bucaksız bir kelime tasarrufuyla vurucu, derin, engin şiir ortaya koymanın anlamı iyice belirlenir.” 34

“Bilindiği gibi II. Yeni’nin başlıca şairleri (…) şiirlerinde mecaza (imge) geniş yer vermişlerdir. Ancak Sezai Karakoç, mecazlarının başkalığı, değişikliği dolayısıyla onların hepsinden ayrılır. Çünkü Karakoç’un mecaz dünyası, bütünüyle İslâmî (ve başka dinlere mahsus) mecazlar, timsaller, âyetler, hadisler, kıssalar, kahramanlar, imâlar sezdirmeler, tasarılar ile doludur.

Ahmet Haşim im (Avrupaî Türk şiirinde) öncülük ettiği bol mecazlı (sembolik de denilen) şiirde, pek bol dolu dolu mecazları, İslâm’a dönük, hatta İslâm zeminine yerleştirmiş ilk şairimiz, Sezai Karakoç’tur. Daha sonra “Yeni İslâmî Şiir” akımlarına öncülük eden ve bugün yeni bir akımın doğmasına sebep olan da bu bakımdan Sezai Karakoç’tur.” 35

Şiirde vezin ve kafiye hakkında Sezai Karakoç’un görüşü şöyledir: “Vezin ve kafiyenin görünüşte ölümüne aldanmamalı. Aruz ve hece sesi, her şiirde, belki her mısrada değil ama, yer yer, yoklamasını yapıp durmada. Gizli bir aruz, gerçek şiiri içerden besleyen, ses mimarisi, tarihin ölmez mirasıdır. Kafiye, belki, sondan içlere doğru kaymış, daha genel bir çağrışım düzeni haline gelmiştir. Serbest nazım ya da şiir dediğimiz zaman, akla düz yazının bir türü, ya da bütün şartlardan bağımsız bir şiir türü gelmemelidir. Serbest nazım ya da şiir, vezni ve kafiyesi şairi tarafından aranıp bulunan, sonra da şiire kalbedilen şiir demektir. 36

Serbest nazım şeklini kullanan Karakoç’ta “gizli bir aruz vardır. Aruzdaki ritmi ve sesi muhafaza etmiştir fakat kalıplara yanaşmamıştır. Böylece aruzun kalıplarda kalan şeklini değil, kulaklarda kalan sesini günümüze mal eden ve bu bakımdan da gelenekçiliğini sürdüren Karakoç her yönüyle geçmişi yakalar ve onunla sunî olamayan, içten, ruhtan bir ilgi kurar.” 37

Türk şiirinde ne kendinden öncekilere ne de kendi dönemindeki şairlere benzeyen Sezai Karakoç, Mehmet Kaplan’a göre “geniş okuyucu kitlesinin pek farkına varmadığı yeni bir akım yaratmıştır. Ankara’da Edebiyat Dergisi etrafında gençler onun açtığı yoldan gidiyorlar.” 38 Cemal Süreya’ya göre de “1960′tan bu yana mukaddesatçı kesimde boy gösteren sanatçı ve yazarları o etkilemiştir. İsmet Özel bile yeni yöneliminde onu aramıştı. Özdenören kardeşler Anadolu’ya Kafka yaratıkları salarken ondan ışık almışlardı. Cahit Zarifoğlu’nun büyük inanç içindeki küçük inançsızlıkları Karakoç’tan sapma olarak düşünebiliriz.” 39 Kâmil Eşfak Berki de bu konu da şunları belirtmektedir: “Bir bakıma, şiirimizin geleceği, Karakoç şiirinden yeni-doğumlara bağlı görünüyor. Çünkü kapris değil, kuruluş devresindeyiz.” 40

Mehmet Kaplan’ın da söylediği gibi Sezai Karakoç, yeni bir akımın kurucusudur. Ve bu akımın adı da “Diriliş Akımı”dır. Fakat, Diriliş Akımı içerisinde sadece edebiyatı barındıran bir akım değildir. Sezai Karakoç, düşünsel alanda olduğu gibi şiir vadisinde de bir çok dirilişi gerçekleştirmiş ve kendisinden sonra gelenlere de yol göstermiştir.

Sezai Karakoç, kurmuş olduğu bu akımla ilgili olarak şunları söylemektedir: “Kimileri görünüşe aldanarak Diriliş akımını bir edebiyat gelişimi gibi görmekte veya almaktadır. Bu yüzdendir ki, nice az veya çok yetili genç, Diriliş Akımına girdiler, fakat ufak bir edebiyat ünü yapar yapmaz da bırakıp gittiler. Çünkü, onlar bir nevi edebiyat türü sanısıyla özdeşleştirmiştiler ‘Diriliş’i. Fakat yeter süre içinde Dirilişin edebiyat çığırıyla birlikte düşünce ve inanç, davranış ve durumalış yanını da belli belirsiz sezince, ya da onların bu sınırlı Diriliş anlayışına, Yaşayan ve Oluşup Gelişen Diriliş sığmayınca, bir bocalama dönemi oldu. Doğmamızı istemeyenlerin de yardımıyla bu bocalama bir şaşırmaya ve küçümsemeye dönüştü. Aslında, gerçek olgu, gittikçe serpilen Yeni Hakikat Akımının ilk verim denemelerinin şüphesiz böyle olacağıdır. Yalancı incirler dökülmeden gerçeği oluşmaz, koruğun helva olabilmesi için kızgın güneşte sabır sınavı geçirilecektir.” 41

Kendine has bir şiir ikliminin kurucusu olan Sezai Karakoç, şiirindeki bütün bu özelliklere rağmen halen bir takım şair ve yazarlar tarafından İkinci Yeni şairleri arasında gösterilmeye çalışılmaktadır. “Karakoç şiir üslûbu bakımından, az çok, İkinci Yeni’ye bağlanabilir olsa bile sanatında görülen temalar ve inandığı değerler bakımından şiirimizde daha ileri, yeni bir sestir.” 42

Karakoç, İkinci Yenicilerden farklı bir anlayışın sahibi olduğunu şu şekilde belirtir: “Ses ve biçim, motifler ve imajlarla, başlangıçta çok yakın olduğumuz şair arkadaşlardan gittikçe o biçimi dolduran ve o sesi fırlatan varoluşu idrak farkı yüzünden ayrılıyorum. Kişilik farkından. Ya da baştan olan bu farklılık, gittikçe daha çok beliriyor.” 43

Sezai Karakoç’un 1955 yılında yazdığı Kapalı Çarşı şiirini tahlil eden Mehmet Kaplan, daha sonradan eserine yaptığı ilavede şunları söylemektedir: “Sezai Karakoç, bizim daha sonra bahsettiğimiz şiirlerinden sonra, hem ifade tarzını geliştirdi, hem de kendisine has derin, büyük, insicamlı, geleceği olan bir dünya kurdu. Onun propaganda dolayısıyla adları çok duyulan ve haksız bir şöhrete ulaştırılan şairlerden daha üstün bir değere sahip olduğu muhakkak.İlerde, zaman şiir ağaçlarını silkeleyince, dikkatli araştırıcıların Sezai Karakoç üzerinde duracaklarını sanıyorum.” 44
——————————————————————————
1 Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları, II, s.36
2 Hâtıralar, Diriliş, S.49, 1988
3 Hâtıralar, Diriliş, S.51, 1988
4 Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları, II, s.12
5 Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları, II, s.13
6 Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri II, s. 309
7 Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, 4. cilt. s.189
8 Beşir Ayvazoğlu, Geleneğin Direnişi, s.204
9 Ömer Öztürkmen, Orta Doğu Gazetesi, 1 Eylül 1975
10 Turan Karataş, Doğunun Yedinci Oğlu. S.253
11 Turan Karataş, Doğunun Yedinci Oğlu. S.253
12 Beşir Ayvazoğlu, Güller Kitabı, s.102
13 Turan Karataş, Doğunun Yedinci Oğlu. S.260
14 Osman Bayraktar: Fecir Devleti Çevresinde Bir Toplantı”, Mavera. S.119, 1996
15 Turan Karataş, Doğunun Yedinci Oğlu. S.268
16 Alaeddin Özdenören “Ayinler” Mavera, s. 13, Aralık 1977
17 Turan Karataş, Doğunun Yedinci Oğlu. S.286
18 Kamil Eşfak Berki, “Leyla Mecnun’un Yeniden Yazılışı”, Yönelişler, S. 7, 1981
19 Turan Karataş, Doğunun Yedinci Oğlu. S.288
20 Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, 4. cilt. s.189
21 Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri II, s.314
22 Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, 4. cilt. s.189
23 Erdem Bayazıt, “Sezai Karakoç’un Şiirine Giriş”, Deneme,S.13, Mayıs 1972
24 Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, 4. cilt. s.191
25 Sezai Karakoç, Yunus Emre, s.36
26 Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, 4. cilt. s.191
27 Turan Karataş, Doğunun Yedinci Oğlu, s.331
28 Turan Karataş, Doğu’nun Yedinci Oğlu, s. 333
29 Turan Karataş, Doğu’nun Yedinci Oğlu, s. 305
30 Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları I, s.67
31 Ahmet Oktay, Yazılanla Okunan, s.226-227
32 Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları I, 78-79-80
33 Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, 4. cilt. s.195
34 Erdem Bayazıt, Sezai Karakoç’un Şiirine Giriş, Deneme, S.13,
35 Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, 4. cilt. s.196
36 Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları I, s.105
37 Ömer Öztükmen, Orta Doğu Gazetesi, 1 Eylül 1975
38 Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri II, s.523
39 Cemal Süreya, 99 Yüz s.306-307
40 İlim ve Sanat, S.5, Ocak- Şubat 1986
41 Sezai Karakoç, Gündönümü, s.61
42 Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı, s.189
43 Sezai Karakoç,Edebiyat Yazıları II,s.36
44 Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri 2, s.314

 

kaynak: davetci.com

Bir önceki yazımız olan Kâzım SAĞLAM ile Sezai KARAKOÇ Hakkında başlıklı makalemizde kazım sağlam ve sezai karakoç, sezai karakoç kimdir ve sezai karakoç söyleşileri hakkında bilgiler verilmektedir.

This entry was posted in Hakkında Yazılanlar and tagged , , , . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>